“Allah’a ermek” ifadesi, “Allah’ın zatına ermek” gibi yanlış anlaşılmaya müsait olduğundan kullanılması doğru değildir. “Ermiş kimseler” ifadesinde yer alan husus “Allah’a ermek” değil, “Allah’ın rızasına ermek”, “hakikî kulluk mertebesine ermek”, “Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellilerine ermek, yani onları yakından tanıyıp öğrenmektir.” Tasavvufta bu, “seyr ilallah” tabir edilen “marifetullah’da terakki etmek” anlamına gelir.

Bu açıklamalar ışığında konuya bakıldığında, denilebilir ki, “Allah’a ermek” tabiri, nefsanî bir şımarıklığın ifadesidir; bir aldanmışlığın işaretidir, haddi aşmanın bir remzidir.

Nitekim, şımarık felsefeciler de; “İnsanların en yüksek mertebesi, Vacibu’l-vücuda/Allah’a benzemektir.” demişler, hadlerini aşmışlar. Hiçbir şey değilken var edilen, tekrar yok olmaya mahkum olan, âciz, câhil, fakir, her şeye muhtaç olduğu halde, -icat noktasında- elinden hiçbir şey gelmeyen, her şeyiyle Yüce Yaratıcısına muhtaç olan insan gibi yaratılmış bir varlığın; hiç bir şeye benzemeyen, her şeyi yaratan, her şeyden önce, -hiçbir şey yokken- var olan, sıfatlarının hepsi ezelî, ebedî, sonsuz ve sınırsız olan; her şey kendisine muhtaç, fakat kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’a benzemeye çalışmasının ne kadar komik bir maskaralık olduğu ortadadır.

- Halbuki, nübüvvetin edep ve terbiyesini yansıtan mütevazı düsturu ise, “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak.” şeklindedir ki, tamamen kulun Rabb-i Rahimine, Allah’ın terbiyesine olan ihtiyacını seslendirmektedir.

- Kul olarak, davranış biçimlerimizle olduğu kadar, sözlerimizle de, kulluğumuzu, âcizliğimizi, cehaletimizi, küçüklüğümüzü, -Rabbimizin şükrünü eda etmemekten doğan- utangaçlığımızı yansıtan tutumlar sergilemeliyiz.

“Ne mutlu haddini bilen, çizmeyi aşmayan, ayağını yorganına göre uzatan, kulluğunu takınıp, bâlâ-pervezâne tavırlardan uzak duran, adam gibi adam olan kullara!”