Hazret-i Fatıma (radıyallahü teâlâ anha), Peygamber efendimizin, Hazret-i Hatice validemizden olan en küçük ve en sevgili kızıdır. Hazret-i Ali’nin zevcesi ve Hazret-i Ömer’in kayınvalidesidir.

Aklı, zekası, güzelliği, zühdü ve takvası pek fazla idi. Yüzü pek beyaz ve parlak olduğundan Zehra denildi. Zühd ve dünyadan kesilmekte en ileri olduğu için, Betül yani çok temiz demişlerdir. Betül, erkeklerden çekinen, ibadete düşkün, namuslu ve çok temiz kadın demektir.

Resulullah efendimizin vefatından sonra güldüğü hiç görülmedi. Altı ay daha yaşayıp Ramazan-ı şerifin üçüncü günü Medine-i münevverede vefat etti.

Peygamber efendimiz, Hazret-i Fatıma’yı çok severdi. Âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerle metholundu. Peygamber efendimiz onu 15 yaşındayken Allahü teâlânın emriyle, Hazret-i Ali ile evlendirdi.
Hazret-i Fatıma’nın kardeşlerinin çocuğu olmadı, olanı da küçük iken vefat etti. Resulullahın soyu, yalnız Fatıma validemizden hasıl oldu. Hazret-i Fatıma’nın; Hasan, Hüseyin, Muhsin adında üç oğlu ile Ümmi Gülsüm ve Zeyneb adında iki kızı oldu. Muhsin küçük yaşta vefat etti. Ümmi Gülsüm, Hazret-i Ömer ile evlendi.

Hazret-i Fatıma, ehl-i beytin gözbebeğidir. Peygamber efendimiz aleyhisselam buyurdu ki:
(Fatıma benden bir parçadır. Onu inciten beni incitmiş olur.) [Hakim]

(Hatice, dönemindeki kadınların en iyisidir. Meryem, dönemindeki kadınların en iyisidir. Fatıma, dönemindeki kadınların en iyisidir.) [Taberani, Bezzar]

(Bir melek geldi. Hasan ve Hüseynin Cennet gençlerinin seyyidi, Fatıma’nın da Cennet kadınlarının seyyidesi olduğunu müjdeledi.) [İ. Asakir]

(Fatıma, İmran kızı Meryem, Firavunun ailesi Âsiye ve Hüveylid kızı Hatice’den sonra bütün kadınların seyyidesidir.) [İbni Ebi Şeybe]

(Fatıma, Cennet hatunlarının üstünü, Hasan ve Hüseyin de Cennet gençlerinin yüksekleridir.) [Tirmizi]

(Allahü teâlâ, Fatıma ve nesline Cehennemi haram kıldı.) [Hakim, Taberani]

(Ya Fatıma, Allahü teâlâ senin gazabın için gazap eder, senin rızan için razı olur.) [Hakim]

(Fatıma’yı Ali’den daha çok severim, Ali, bana, Fatıma’dan daha çok kıymetlidir.) [Hakim]

(Kızım Fatıma’nın adı “Allah onu ve sevenlerini Cehennemden korur” manasındadır.) [Deylemi]

Resulullaha, en çok kimi seviyorsun denilince, (Âişe’yi) buyurdu. Erkeklerden kimi diye sorulunca, (Âişe’nin babasını) buyurdu. (Buhari)

Hazret-i Âişe’ye sordular ki, Resulullah kadınlardan en çok kimi severdi? Fatıma’yı severdi, dedi.
Erkeklerden en çok kimi severdi dediler. Fatıma’nın zevcini [Hazret-i Ali’yi] buyurdu.

Bundan anlaşılıyor ki, zevceleri arasında, Hazret-i Âişe’yi, çocukları arasında, Hazret-i Fatıma’yı, Ehl-i beyti arasında, Hazret-i Ali’yi, Eshabı arasında ise, Hazret-i Ebu Bekir’i en çok severdi .

Hazret-i Ali ile Hazret-i Fatıma’nın evlenmeleri
Fatıma-tüz-Zehra küçük yaşta iken, Hatice validemiz vefat etti. Resulullah efendimiz onu, büluğ çağına kadar kendi yanında bakıp, terbiye etti. Evlenme vakti geldiğinde, hatır-ı şeriflerine geldi ki, annesi hayatta olsa idi onun çeyizini hazırlardı.

Derhal Cebrail aleyhisselam gelip dedi ki:
(Ya Resulallah, Allahü teâlâ buyurur ki, Habibime selam söyle, hiç merak etmesin! Ben Fatıma’nın bütün ihtiyaçlarını karşılar ve elbiselerini Cennet elbiselerinden yapıp, yakında sadık ve muvahhid ve has kuluma veririm.) Resulullah Cebrail aleyhisselamdan bu müjdeyi işitince şükür secdesi yaptı.

Cebrail aleyhisselam ayrılıp bir süre sonra, üstü altın boğça ile örtülmüş elinde bir altın sini ile geri döndü. Tazim için bin Kerubiyan meleği de yanında. Arkasında Mikail aleyhisselam ve İsrafil aleyhisselam ve Azrail aleyhisselamın yine ellerinde altın boğça ile örtülmüş birer altın sini, biner melek ile gelmiş oldukları görüldü. Bu melekler, getirip sinileri Server-i kâinat hazretlerinin huzurlarına arz eylediler. Resulullah bunları görünce, (Ya kardeşim Cebrail! Allahü teâlânın emr-i şerifi nedir, bu siniler ile ne emreder?) buyurdu.

Cebrail aleyhisselam dedi ki:
(Ya Resulallah! Allahü teâlâ sana selam eder ve buyurur ki, ben Habibimin kızı Fatıma’yı Ali’ye verdim. Arş-ı Uzmada nikah ettim. Habibim de Eshab arasında nikah eylesin. Sinilerin birinde Cennet elbiseleri vardır. Diğer sinilerde Cennet yiyecekleri vardır. Eshabına ziyafet versin.)
Resulullah bu müjdeyi işitince tekrar şükür secdesi yaptı. Sonra Cebrail aleyhisselama dedi ki:
(Ya kardeşim Cebrail! Dilerim ki, nikahın nasıl yapıldığını aynen açıklayasın.)

Cebrail aleyhisselam dedi ki:
(Ya Resulallah! Allahü teâlâ emretti ki, Cennet kapıları açılsın ve Cenneti süslesinler. Cehennem kapılarını da kapatsınlar. Yedi kat gökte ve yerde ne kadar Kerubiyan, mukarrabin ve ruhaniyyan var ise Arş-ı azimin gölgesinde Tuba ağacı altında toplansınlar. Allahü teâlânın emri yerine geldi. Yine Allahü teâlânın emriyle, melekler üzerine tatlı bir rüzgar esti ki, vasfı anlatılamaz. O tatlı rüzgar, Cennet ağaçlarının üzerine eser. Cennet ağaçlarının yapraklarının birbirine dokunması ile hoş bir seda hasıl olur ki, dinleyenlerin akılları başlarından gider. Ondan sonra gönül kuşlarına emreyledi ki nağmeye başladılar. Ya Habiballah! Allahü teâlâ buyurdu ki, ya Cebrail, sen aslanım Ali’nin vekili ol. Ben de Fatıma’nın vekili olayım. Ya Meleklerim siz de şahid olunuz. Fatıma’yı helalliğe Ali’ye verdim. Ya Cebrail, sen de vekaletin hasebiyle Ali için kabul eyle. Orada nikah oldu. Sana da emrolundu ki, burada da Sahabe-i güzini toplayıp, nikah yapasın.)

Resulullah bunun üzerine tekrar şükür secdesi yaptı. Eshab-ı kiramın toplanmasını emretti. Sonra Cebraile dedi ki:
(Ya Cebrail! Kızım Fatıma benim hatırımı kırmaz. Bu Cennet elbiselerini dünyada giymeye değmez. Geriye Cennete götürünüz!)
Sahabe-i kiram toplandı. Dörtyüz akçe ile nikah eylediler.

Durumu Hazret-i Fatıma’ya müjdelediler. Hazret-i Fatıma razı olmadı. Cebrail tekrar geldi. Ya Resulallah, Allahü teâlâ buyurdu ki; Fatıma dörtyüz akçe ile nikaha razı olmaz ise dörtbin akçe olsun. Bunu Fatıma’ya söylediler. Yine razı olmadı. Geri Cebrail gelip, dörtbin altın emrolundu dedi. Fatıma yine razı olmadı. Ya Resulallah! Allahü teâlâ bizzat Fatıma’ya varıp, muradı ne ise sormanı emretti.

Resulullah Fatıma’nın yanına varıp, muradını sorduğunda, Fatıma dedi ki:
Babacığım, muradım şudur ki, sen, mahşer meydanında müminlerin günahkârlarından nicelerine şefaat edip, Cennete koyarsın. Ben de onların hatunlarına şefaat edip, Cennete koyayım.

Resulullah çıkıp, Fatıma’nın muradını söyledi. Cebrail aleyhisselam oradan ayrıldı. Geri nüzul edip [inip] dedi ki:
Ya Resulallah! Allahü teâlâ Fatıma’nın muradını kabul edip, (O da ruzi cezada [mahşer meydanında, kıyamet gününde] şefaatcı olsun) buyurdu.
Resulullah, Fatıma’ya, muradının kabul olup, şefaat edeceğini kendisine iletti.

Fatıma, babacığım dedi, senin şefaat edeceğine huccet [delil] kelam-ı kadimde ve Furkan-ı azimde âyet-i kerimelerdir. Ya bana delil nedir? Resulullah, ey ciğerparem, muradını arz edeyim buyurdu. Çıkıp, Cebrail aleyhisselama Fatıma’nın muradını söyledi. Cebrail aleyhisselam ayrılıp az sonra elinde bir beyaz ipekle geri döndü. Resulullahın huzurunda ak ipeği açıp, içinden bir kağıt çıkardı. (Yevm-i cezada [kıyamet gününde] mümin hatunların asilerine, kulum Fatıma’yı şefaatcı ettiğime bu hucceti yanında bulundursun.)

Resul-i ekrem o kağıdı geri ipeğe sarıp, Fatıma’ya getirdi. Fatıma hucceti gördü. Kabul edip, nikaha razı oldu. (M. Ç. Güzin)


Nübüvvet ağacının yemişi!

Resulullah efendimiz, Hazret-i Ali’ye buyurdu ki:
-Ya Ali, Allahü teâlâyı sever misin?
-Evet ya Resulallah

-Beni sever misin?
-Evet ya Resulallah

-Fatıma’yı sever misin?
-Evet ya Resulallah

-Hasan ve Hüseyini sever misin?
-Evet, ya Resulallah

-Ya Ali! Bu kadar muhabbeti bir gönüle nasıl sığdırırsın!

Hazret-i Ali sükut etti, eve geldi. Hazret-i Fatıma’ya olayı anlattı ve cevap veremediği için üzüldüğünü belirtti. Hazret-i Fatıma buyurdu ki; (Bunda üzülecek ne var! Allahü teâlâyı sevmek, imandan ve akıldandır. Muhammed aleyhisselamı sevmek imandandır. Beni sevmek şehvetindendir. Hasan ve Hüseyni sevmek tabiatındandır.) Hazret-i Ali hemen Resulullahın huzuruna gelip, bu cevabı söyledi. Resulullah buyurdu ki:
(Bu yemiş nübüvvet ağacının yemişidir!) [Yani, ya Ali, bu cevap senin değil, Fatıma’nın cevabıdır.] (M. Ç. Güzin)

Su ile iftar edip, su ile sahur yaptılar
Hazret-i Hasan ile Hüseyin çocukken hastalanmışlardı. Hazret-i Ali, Hazret-i Fatıma ve hizmetçileri Fidda, çocuklar iyi olunca, üç gün oruç tutmayı adamışlardı. Çocuklar iyileşince oruç tutmaya başladılar. Birinci gün iftar için hazırladıkları yemekleri, kapılarına gelen yetimlere vererek, su ile oruçlarını açıp, su ile sahur yapıp ikinci günü orucuna başladılar. Zira yetimlere verdiklerinden başka evde bir şey yoktu.

İkinci günü akşam iftar için hazırladıklarını, yine o saatte kapıya gelip, “Allah için bir şey verin!” diyen fakire verdiler. O gece de yine başka yiyecek olmadığı için, su ile oruçlarını açıp, su ile sahur yapıp üçüncü günü oruca başladılar.

O akşamda da kapılarına gelen esirleri boş çevirmemek için, hazırladıkları iftarlıklarını bunlara verdiler. Bunun üzerine Allahü teâlâ, şu mealdeki âyeti gönderdi:
(Bunlar, adaklarını yerine getirdiler. Uzun ve sürekli olan kıyamet gününden korktukları için, çok sevdikleri ve canlarının istedikleri yemeklerini miskin, yetim ve esirlere verdiler. Biz bunları Allahü teâlânın rızası için yedirdik, sizden karşılık olarak bir teşekkür, bir şey beklemedik, bir şey istemeyiz dediler. Bunun için cenab-ı Hak onlara şerâb-ı tahûr ihsan eyledi.) [İnsan 7-9-] (M. Ç. Güzin)

Bu Cennet yemeğidir
Hazret-i Osman, Resulullaha ve eshabına ziyafet vermişti. [Hazret-i Osman, Resulullah eve teşrif edene kadar adımlarını saymış, her adımı için bir köle azat etmişti.] Hazret-i Ali o ziyafetten çıkıp, eve geldi. Fatıma validemiz onu hüzünlü görüp, (Ya Ali, niçin hüzünlüsün?) diye sordu. Hazret-i Ali, (Eğer bizim de dünyalığımız olsa idi, Resulullahı evimize davet ederdik. Nitekim bugün Osman davet etti) dedi. Hazret-i Fatıma (Biz de davet edelim) deyince, (ya Habibullahın kerimesi! Ne ile ikram edersin. Hangi yemeği yedirirsin!) dedi. Hazret-i Fatıma, (O Habibullahtır. Ona Allahü teâlâ ikram eder ve yemek verir. Sen git sevgili babamı davet et) dedi.

Hazret-i Ali Resulullahın huzuruna varıp, ya Resulallah! Kerimeniz Fatıma sizi davet eder. Resulullah, (Ya Ali, yalnız beni mi, eshabımla beraber mi?) diye sordu. Hazret-i Ali, eshab-ı kiram da beraber buyursunlar dedi.

Eshab-ı kiram ile beraber kalkıp, Hazret-i Fatıma’nın evine geldiler. Hazret-i Fatıma, (Ya Rabbi, senin Habibin bugün miskin kulunun evine geldi. Sen onlara ikram eyle, nimetler ver. Ben fakir, onlara ikram etmeye ve nimet vermeye gücüm yetmez) diye dua etti.

Bir çömleği vardı. Ateş üzerine [ocağa] koydu. Allahü teâlâ kendi lütuf ve keremi ile o çömleği yemek ile doldurdu. Hazret-i Fatıma o yemeği Resulullahın huzur-u şeriflerine gönderdi. Resulullah ve eshab-ı güzin o yemekten yediler. Resulullah efendimiz buyurdu ki: (Bu yemek Cennet yemeğidir.)

Bunun üzerine Hazret-i Fatıma odaya girip secde etti ve (Ya Rabbi, benim kölem yoktur ki azat edeyim. Velakin dilerim ki, ümmet-i Muhammedin günahkârlarından bir miktarını, Cehennem ateşinden azat eyleyesin) diye dua etti.

Hemen Cebrail aleyhisselam geldi. Dedi ki, ya Resulallah! Fatıma, günahkâr ümmet için, münacât etti. Allahü teâlâ buyurdu ki:
(Habibime selam eyle ve de ki, Fatıma’nın evine gelenlerin her bir adımına yüz er ve yüz kadın Cehennem azabından azat eyledim.) [M. Ç. Güzin]

Hazret-i Âişe validemiz (radıyallahü teâlâ anha) anlatır:
Bir gün Fatıma geldi. Resulullahın yanına oturdu ve gizli konuştular. Fatıma çok ağladı. Kızının çok ağladığını gören Resulullah, bir daha gizli olarak bir şeyler söyledi. O zaman Fatıma güldü. Resulullah gidince, Fatıma’dan gizli konuştuklarının ne olduğunu sordum. “Resulullahın sırrını ifşa edemem” dedi. Resulullah ahirete intikal edince tekrar sordum. O zaman dedi ki, (İlk gizli konuşmamızda babam; “Cebrail aleyhisselam her sene bir kere Kur’an-ı kerimi benimle karşılıklı okurdu. Bu sene iki kere okudu. Bundan ecelimin yaklaştığı anlaşılır. Allahü teâlâdan sakın ve sabırlı ol!... Ben senin için güzel selefim” buyurdu. Onun için ağladım. Üzüldüğümü görünce, ikinci defa gizli konuşmamızda, (Ehl-i Beytimden bana en önce sen kavuşursun) buyurdu.

Resulullahın vefatından 6 ay sonra, Hazret-i Fatıma vefat etti. (radıyallahü teâlâ anha) (M. Ç. Güzin)