Abdülkadir Geylani 1077 yılında Hazar denizinin güney batısına yakın Gilan eyaletinde doğdu. Soyunun Hz. Ali'ye vardığı kabul edilir. Küçük yaşta babasını kaybetti, annesi ve dedesinin bakımında büyüdü. Küçüklüğünden itibaren manevi bir himaye altında olduğuna inanılır.
Bütün gayesi o devrin en önemli ilim merkezlerinden olan Bağdad'a gitmekti. 18 yaşında iken çok sevdiği annesinden güçlükle izin alarak Bağdadad'a gitti. Orada tahsilini tamamladı. Bu arada Bağdad'taki gönül adamlarıyla dostluklar kurdu. Onların yoluna girdi.
1165'te vefat eden A. Geylani'nin türbesi Bağdad'tadır. Osmanlı padişahlarından Kanuni zamanında yenilenen bu türbenin ve külliyesinin planlarını Mimar Sinan yaptı. Daha sonra çeşitli padişahlar tarafından restore edildi.
Abdülkadir Geylani 1127'de ilk defa vaaz vermeye başladığında ancak birkaç kişiye hitap ediyordu. Daha sonra cemaati gittikçe arttı. Bazan açık havada verdiği vaazlarını dinlemek için binlerce kişinin Bağdada'a geldiği rivayet edilir.
Anlatıldığına göre vaazlarında dinleyicilere kurtuluşu ve cenneti vadedderdi. Ümit vericiydi. Bu konuda onlara teminat verecek kadar inançlı ve kesin konuşurdu. Hitabetinde son derece etkiliydi.
Şöyle bir olay anlatılır: Bir gün her nasılsa vaaza geç kalır. Beklemekte olan cemaatin sabırsızlandığını gören oğlu kürsüye çıkar ve konuşmaya başlar. Ciddi ve güzel şeyler anlatır, ama fazla etkili olamaz.. Bir süre sonra babası Abdülkadir içeri girince oğlu kürsüden iner ve o sözü alır: "Ey cemaat, kusura bakmayın, geç kaldım. Valideniz yumurta pişircekti, elinden yere düşüp kırıldı" der demez, cemaatten bazıları bir duygu tufanı içinde ağlamaya koyulur. Oğlu sorar: "Baba nedir bunun sırrı?". Hazret gülerek der ki: "Şaşma oğlum, biri kal idi, öteki hal!."
El-Gunye, el-Fethurrabbani, Fütuhul Gayb gibi eserleri dilimize çevrilmiştir. Ona inanan gönüllerde onun ruhaniyetine karşı olan bağlılık her devirde devam etmiştir.
Veysel Karani, İbrahim Edhem gibi Abdülkadir Geylani de Türk edebiyatı ve folkloründe önemli yere sahiptir. Yunus Emre onun için şöyle der:
Seyyah olup şu alemi arasam
Abdülkadir gibi bir er bulunmaz.
Eşrefoğlu Rumi ise, izinden giden biri olarak ona karşı duyulan hayranlığı şöyle dile getirir:
Arısının balıyım bahçesinin gülüyüm
Bağının bülbülüyüm Pirim Abdülkadir'in
İnzivaya çekilmeye heves eden birine yaptığı şu tavsiye bu konuda her zaman ölçü olmalıdır. Derki:
-Evlat, önce ilim öğren, sonra olgun kimselerin huzurunda edep tahsil et, ondan sonra inzivaya çekilebilirsin.
A. Geylani ders verirken, konuşurken son derece sabırlı davranırdı. Zor anlayanlara karşı çok sabır ve tahammül gösterirdi. Topluluk içinde yüzünden tebessümü eksik etmezdi. Yetim ve yoksullara yardımda bulunurdu. Misafirlere çok ilgi gösterirdi. Misafirsiz günü olmadı. Bir şey isteyeni geri çevirmez, şahsı adına kızmazdı.
Vefalı idi, öğrenci veya dostlarından biri başka bir yere gitse, onu mutlaka arayıp sorardı.
Duası makbul bir zattı. Çok sayıda kimse A. Geylani hazretlerinin etkisiyle tövbe edip düzgün bir hayat sürmeye başlamıştır.

Hicri 471... Remazanın son günleri... Geylân’a bir kara kış çöker ki sormayın.
Ortalık nasıl sis, nasıl duman?
Bırakın hilali, gök bulunmaz. İyi de Şevval girmiş midir acaba?
Öyle ya Ramazan oruçsuz olmaz, bayram oruçlu olmaz
Ulema çare düşünürken biri “durun” der “ben bu işi çözdüm galiba.” Derhal hanımını Ümmül Hayr diye anılan Seyyide Fatıma’ya yollar. Seyyide Fatıma nurlu bebeğini emzirmeye yeltenir ama çocuk huzursuz olur, ağzını saklar. Fatıma Hatun “Siz orucunuzu tutmaya devam edin” der, “eğer Ramazan çıkmış olaydı, Abdülkadir emmeye başlardı.”

Seçilmişlerin farkı
Biliyor musunuz, bazı çocuklar doğuştan şanslıdırlar. Abdülkadir-i Geylani babası ile şeriflere, annesi ile seyyidlere mensuptur ve doğmadan müjdelere kavuşur. Bir gün, babası rüyasında Efendimizi görür. Server-i âlem ona döner ve “Ey Ebû Salih!” der, “Allahü teâlâ sana kâmil bir evlâd nasip eyledi. O benim oğlumdur. Evliya arasında derecesi çok yüksek olacak. Oniki imam haricindeki bütün veliler ondan feyz alacak.”
Geylanlı Abdülkadir de çocuktur ama çocukluk yapmaz. Koşmaz, kovalamaz, çelik çomak oynamaz. Öyle ya melekleri gören biri başka nasıl olabilir ki?
Bir arefe günü tarlayı sürerken öküzü durur, nelerle uğraşıyorsun gibilerden bakar ve “sen bu iş için yaratılmadın” diye mırıldanır. Olup biteni anlamaya çalışırken ufuklar açılır, Arafat ovası önüne yayılır. O sıra hacılar vakfeye durmuş dua yapmaktadırlar. Abdülkadir orada olamadığına çok yanar.
Evet, Geylân da güzel yerdir lâkin Abdülkadir, Bağdat’a gitmeli, âlimleri, velileri görmelidir. Annesi ona çok düşkündür ama söz ilimden açıldı mı boynunu büker. Rahmetli babasından kalan altınların yarısını kardeşine ayırır, yarısını cepkenin astarına diker. Ve ondan tek bir şey ister: “Yalan söyleme

Altının var mı?
Minik aşık ilk kâfileye katılıp yola çıkar. Hemedan’ı geçince, altmış atlı çıka gelir, kervanı basarlar. Herkesi soyar ama onu ciddiye almazlar. Haydutlardan biri, laf ola beri gele cinsinden sorar.
-Senin de bir şeyin var mı?
-Var
-Hani şöyle çil çil altınlar
-Hem de kırk tane
-Astarına mı dikili?
-Evet
-Git işine, eğlenme benimle.
Olacak bu ya bir başka şaki de aynı soruları sorar. Aynı cevapları alır ama inanmaz. Eşkıyaların reisi haninin kurdudur. Abdülkadir’in tavrı gözünden kaçmaz. Bu kez o sorgular:
-Sahi altının var mı?
-Var.
-Kaç tane
-Kırk tane.
-Nerede?
-Elbisemin kolu içinde
-Göster bakayım
-İşte.
-İyi de bunu neden söylüyorsun?
-Anneme söz verdim. Üç beş altın için yalan konuşacak değilim ya.

Şahit olun ki...
Bir an göz göze gelirler. Küçük dervişin yüzü öyle temiz, çehresi öyle nurludur ki reisin içinde bir şeyler kıpırdar. Önce dudakları titrer, sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar “halbuki ben” der, “Rabbime verdiğim sözleri bile tutmuyorum.”
Sonra ani bir kararla denklerin üstüne çıkar ve “duyduk duymadık demeyin” diye haykırır: “Bundan böyle eşkıyalık yapmayacağım...” Önce açık açık tövbesini eder, sonra sebebini açıklar. Adamları bu konuşmadan çok etkilenir ve “yol kesmede reisimiz idin, yol bulmamızda da reisimiz ol” derler. Aldıkları malları iade eder, yolculardan yalvara yakara helallik dilerler.
Geylanlı Abdülkadir, Bağdat’ta nice sohbetlere katılır, nice alimin önünde diz kırar. Kısa sürede fıkıh, hadis, öğrenir ve gün gelir hocası Ebû Sâid Mahzûmî’nin emriyle vaaza çıkar. Bağdatlılar bu kürsüde kimleri görmüşlerdir ama bu genç çok farklıdır. Zira o kulaklara değil, gönüllere hitap eder. Kalabalık sokaklara taşınca Abdülkadir-i Geylâni’nin sevenleri civar evleri satın alır, medreseye katarlar. Hatta genç bir kız kendisini isteyen delikanlıya “Senden mihr filan istemiyorum” der, “Abdülkadir-i Geylâni’nin mescidinde amelelik yap tamam.”