Peygamber Efendimizin Hayatı...

İslami Yaşam kategorisinde ve Allah (C.C.) ve Peygamber Efendimiz (s.a.v) forumunda bulunan Peygamber Efendimizin Hayatı... konusunu görüntülemektesiniz. Peygamber Efendimizin Hayatı... Dümetül Cendel ve Beni Müstalik Gazası DUMETÛ'LCENDEL GAZASI (Hicret 'in 5. senesi Rebiülevvel ayı / Milâdî 626) Birkaç Arap kabilesi, Medine'ye 15 gece uzaklıkta bulunan ...

reklamlar
  1. #71
    Super Moderator
    Kayıt Tarihi
    01-09-07
    Mesajlar
    1,670

    Standart

    Dümetül Cendel ve Beni Müstalik Gazası

    DUMETÛ'LCENDEL GAZASI
    (Hicret 'in 5. senesi Rebiülevvel ayı / Milâdî 626)
    Birkaç Arap kabilesi, Medine'ye 15 gece uzaklıkta bulunan Şam beldelerinden biri olan Dûmetû'ICendel'de toplanarak, gelen giden yolcuları rahatsız ediyor, onlara zulmediyorlardı. Ayrıca, İslâm Devletinin başşehri Medine üzerine yürümeye de hazırlanıyorlardı.26'
    Peygamberimiz, bu durumu haber aldı. Vakit geçirmeden bin kişilik ordusuyla yola çıktı. Efendimiz, bu tarz gazalarda dâima düşmanı yerinde ve ânında bastırmak tarzını tercih ederdi. Ordusuyla adı geçen mevkie vardığında ortalıkta kimseler görünmüyordu. Düşman, İslâm Ordusunun üzerlerine gelmekte olduğunu duymuş ve kaçmıştı! Yalnız bir kişiye rastladılar; o da davet üzerine Müslüman oldu.264
    Resûli Ekrem Efendimiz, birkaç geceyi burada düşmanı beklemekle geçirdikten sonra Medine'ye geri döndü.
    BENÎ MÜSTALIK GAZASI
    (Hicret 'in 5. senesi Şaban ayı)
    Huzaa Kabilesinden Benî Müstalık Oymağının reisi Haris b. Ebî Dırar, kabilesiyle birlikte etrafta sözünü geçirdiği birkaç Arap kabilesini daha bir araya toplayarak Medine'ye, Müslümanların üzerine yürümeye hazırlanıyordu.279
    Böyle bir hazırlığın olduğu haberi Medine'ye ulaştı. Peygamber Efendimiz, önce haberin doğruluk derecesini öğrenmek istiyordu. Bu maksatla, ashabtan Büreyde b. Huseybe'lEslemî'yi vazifelendirdi. Hz. Büreyde, Benî Müstalık yurduna gidecek, durumu öğrenecekti.
    Hz. Büreyde, Medine'den ayrılmadan önce, Peygamberimize, onları şüphelendirmemek ve kendini muhafaza etmek gayesiyle hakikate muhalif beyanda bulunup bulunamayacağını sordu. Resûli Ekrem, gerektiğinde böyle hareket edebileceği müsaadesini verdi.
    Hz. Büreyde, Müstalık Oğulları yurduna vardı. Onlardan biriymiş gibi davrandı ve, "Ben, sizdenim. Şu adam (Peygamberimizi kastederek) için derlenip toplandığınızı işittim. Ben de kavmimden bana itaat edenlerle size katılmak istiyorum. Onların (Müslümanların) kökünü kazıyıncaya kadar iş birliği yapalım!" diye konuştu.
    Benî Müstalıkların reisi Haris b. Ebî Dırar, "Biz de bu iş için hazırlanıyoruz. Bize katılmakta acele et!" dedi.Hz. Büreyde, "Şimdi hayvanıma atlar ve kavmimden büyük bir toplulukla yanınıza gelirim." diyerek oradan ayrıldı.280
    Hz. Büreyde, derhâl Medine'ye gelip durumu Resûli Kibriya Efendimize bildirdi.
    İslâm Ordusunun Hareketi
    Şaban ayının ikinci Pazartesi günü idi.
    Resûli Ekrem Efendimiz, 700 kişiyle, yerine Hz. Zeyd b. Harise'yi vekil tâyin ederek Medine'den hareket etti. İslâm Ordusunda 30 kadar at vardı. Ayrıca Ezvacı Tâhirat'tan Hz. Âişe ile Hz. Ümmü Seleme Validemiz de Orduyu Saadet'le birlikte idiler.281
    Garibtir ki münafıklar, hiçbir gazaya bu gaza kadar ilgi göstermemişlerdi. Birçoğu İslâm Ordusuna katılmıştı.282 Maksatları, ganimetten istifade etmek ve fırsat kollayarak Müslümanlar arasına fitne fesad düşürmekti.
    Müstahk Oğullarının Akıbeti
    İslâm Ordusu, Müreysi Suyu başına doğru ilerlerken, düşman casuslarından birini ele geçirdi. Yapılan davet üzerine Müslüman olmayınca, katledildi.283
    Bunu duyan Müstalık Oğulları, fazlasıyla korktular; hattâ, etraftan topladıkları birçok kimse, kendilerini terk ederek dagıldı.
    Resûli Ekrem Efendimiz, ordusuyla Müreysi Kuyusu başına kadar geldi. Hemen orada kendileri için deriden bir çadır kuruldu. Sonra ordusunu harb nizamına koydu. Muhacirlerin sancağını Hz. Ebû Bekir'e, Ensâr'ınkini ise Sa'd b. Ubade'ye verdi. Hz. Ömer'e, '"Lâ ilahe illallah!' deyiniz de canlarınızı, mallarınızı koruyunuz." diye seslenmesini emretti.
    Müstalık Oğulları teklifi kabul etmediler; üstelik, mücâhidlere ok atarak, çarpışmayı bizzat başlatmış oldular.284
    Bunun üzerine, mücâhidler de onlara ok atmaya başladılar. Sonra Peygamber Efendimiz, ordusuna birden hücuma kalkma emri verdi. Hücum neticesinde Benî Müstalıklardan 10 kişi öldürüldü, geri kalanları ise esir alındı.285
    İslâm Ordusundan ise, sâdece bir mücâhid yanlışlıkla düşmandan biri sanılarak bir Müslüman tarafından şehid edildi.286
    Benî Müstalıklardan esir alınanlar 200 kadardı. Birçok deve, sığır ve davar da ganîmet alındı. Ganimet malları bir araya toplandı, usûlüne göre taksim edildi. Esirler ise mücâhidler arasında bölüştürüldü.
    Müreysi Kuyusu mevkiinde çarpışma vuku bulduğu için bu gaza, Müreysi Gazası adıyla da zikredilir.287
    MÜNAFIKLARIN BİR TERTİBİ
    Müreysi Zaferi kazanıldıktan sonra, Peygamber Efendimiz, mücâhidlerle burada birkaç gün istirahat edip beklemeyi uygun bulmuşlardı. Önceden de bahsettiğimiz gibi, bu gazaya, çok sayıda münafık katılmıştı.288 Hattâ, bazı kaynaklara göre, o zamana kadar münafıkların, hiçbir gazaya bu derece ilgi gösterdikleri görülmemişti. Bu ilgileri ve fazla iştirakleri elbette sebepsiz değildi: Bir taraftan ganimete konmak, diğer taraftan gün geçtikçe saflarını sıklaştıran, çoğalan ve kuvvet kazanan Müslümanları, en küçük fırsatları dahi değerlendirerek birbirine düşürmek, aralarına fitne fesad tohumu saçmak...
    İşte, bu bekleme esnasında, Hazreç Kabilesinden Benî Amr b. Avf in müttefiki olan Sinan b. Veber elCühenî ile Hz. Ömer'in Benî Gifar'dan ücretle tuttuğu seyisi Cahcah arasında, kuyu başında kovalarının birbirine karışması yüzünden bir kavga çıktı. Cahcah, yumruk ve tokatlarla Sinan'ın yüzünü gözünü kanlar içinde bıraktı. Sinan ise feryadı basıp, "Yetişin ey Ensâr, neredesiniz?" diye bağırdı.
    Öte taraftan Cahcah da, "Yetişin Muhacirler, neredesiniz?" diye seslendi.289
    Feryadları duyan Ensâr ile Muhacirler derhâl toplandılar. Kılıçlarını sıyırdılar. Az kalsın büyük bir fitne kopacak, Müslümanlar birbirine gireceklerdi. Muhacirlerle Ensâr'ın bazı ileri gelenleri, araya girip, yatıştırıcı konuşmalar yaptılar.
    O sırada Resûli Ekrem Efendimiz, topluluğun bulunduğu yere geldi ve, "Câhiliyye insanlarının dâvası mı güdülüyor? Nedir bu çığlıklar, bu feryadlar?.. Derdiniz nedir?" diye sordu.
    Ashab, bir Muhacirin Ensâr'dan bir Müslümanı tokatladığını söyleyince, "Bırakınız şu Câhiliyye âdet ve dâvasını... Çünkü o, bir murdarlık, bir kötülüktür. Câhiliyye dâvasını güden, kendini Cehennem'e atmış olur"290 buyurdu.
    Bunun üzerine Sinan, Cahcah üzerindeki hak ve dâvasından vazgeçti.
    Abdullah b. Übey 'in İşi Alevlendirmesi
    Bu esnada münafıkların reisi Abdullah b. Übey b. Selül'ün ortaya atıldığı görüldü. Zîra, bu hâdise, onun için ele geçmez bir fırsattı. Bunu bahane ederek Müslümanların arasını bozabilirdi. Nitekim, "Ey Ensâr!.. Bu Muhacirler, sayenizde kuvvet ve şöhrete nail olmuşlarken, şimdi bize böylesine hakaretle muamele ediyorlar." diye bağırdı.
    Sonra Şeytanî bir tavırla kavmine dönerek, "Bunları şehrinize getirip yer verdiniz, mal ve erzakınıza ortak yaptınız. Uğradığınız bu hakaretlere tek sebep, yine sizsiniz. Vallahi, bir Medine'ye dönecek olursak en izzetli ve kuvvetli olan (güya kendisi ve etbaı) en zelil ve en zaîf olanı (hâşâ Peygamberimiz ve Muhacirler) oradan sürüp çıkaracaktır."291 diye konuştu. Arkasından da bir sürü herzeler savurdu.
    Orada bulunan genç sahabî Hz. Zeyd b. Erkam, Abdullah b. Übey'in bu sözlerine karşı çıktı ve, "Vallahi, kavminin içinde zelil ve menfur olan, ancak sensin! Muhammed (s.a.v.) ise, Allah tarafından azîz kılınmıştırs" dedi.
    Başmünâfık, bu sözler karşısında derhâl vaziyet değiştirdi ve, "Ey kardeşimin oğlu!.. Sus! Vallahi, ben şaka yapmıştım!"292 diyerek münafıklığını ortaya koydu.
    Hz. Zeyd b. Erkam susmadı. Abdullah b. Übey'den işittiklerini olduğu gibi gelip Peygamber Efendimize haber verdi. Efendimizin rengi birden değişti. Yanında Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman, Sa'd b. Ebî Vakkas, Muhammed b. Mesleme gibi Muhacir ve Ensâr'dan zâtlar bulunuyordu. Her şeye rağmen meseleyi tahkik etmeyi uygun buldu. Hz. Zeyd'e, "Sakın, İbni Übey'e karşı bir kin ve düşmanlığından dolayı bunu söylemiş olmayasın?" diye sordu.
    Zeyd (r.a.), "Hayır!.. Vallahi, bunları ondan işittim!" dedi.
    Resûli Ekrem, tekrar, "Yanlış duymuş olamaz mısın?" diye sordu.
    Hz. Zeyd, aynı şekilde bu sözleri münafıkların reisinden kelimesi kelimesine işittiğine dair ikinci defa Allah adına yemin etti.
    Abdullah b. Übey'in bu sözleri sarfettiği haliyle orduda duyuldu. Ensâr'dan bazıları, "Kendi kavminin efendisi hakkında haksız yere isnadda bulundun." diyerek Hz. Zeyd b. Erkam'ı kınadılar.
    Zeyd, onlara cevaben, "Vallahi, ben bu sözleri ondan işittim! Ve, eğer bu sözleri babamdan dahi işitmiş olsaydım, yine Resûlullah'a gidip söylemekten asla geri durmazdım. Allah Teâlâ'nın, Peygamberine bu hususta vahiy indirip, kimin yalancı olduğunu bildireceğini ve Resûlullah'ın sözlerimi doğrulayacağını umarım." dedi.
    Sonra da, "Allah'ım!.. Resulüne, sözlerimi doğrulayacak vahyini indir!"293 diye dua etti.
    O sırada Hz. Ömer, "Yâ Resûlallah!.. Müsaade buyur da şu münafığın boynunu vurayım! Eğer onu Muhacirlerden birinin öldürmesini uygun görmüyorsanız, Sa'd b. Muaz veya Muhammed b. Mesleme'ye emredin, onu öldürsünler!"294 dedi.
    Resûli Ekrem bu tekliften memnun kalmadığı gibi, cevabı da düşündürücü oldu: "Eğer ben onun öldürülmesine müsaade edersem, Medine eşrafından birçoğunun gönlüne korku ve endişe düşer. Ayrıca işin iç yüzünü bilmeyen halk, 'Muhammed ashabını öldürüyor.' diye konuşmaya başladıkları zaman durum ne olur?"295
    Resûli Ekrem Efendimiz, günün en sıcak saati olmasına rağmen, mücâhidlere derhâl Medine'ye doğru yola çıkmalarını emretti. Hâlbuki, o güne kadar, böyle günün en sıcak saatinde yola çıktığı vâkî değildi.296
    Abdullah b. Übey 'in, Söylediklerini İnkâr Etmesi
    Resûli Ekrem Efendimiz, Abdullah b. Übey'i yanına çağırdı:
    "Bana ulaşmış olan sözleri sen mi söyledin?" diye sordu.
    Başmünâfık, söylediklerini inkâr etti: "Hayır! Sana Kitab'ı indirilmiş olan Allah'a yemin ederim ki, ben o sözlerin hiçbirini söylemedim. Zeyd, muhakkak yalancıdır!" dedi.
    Peygamberimizden, Sıcakta Yola Çıkmanın Sebebini Sormaları
    Peygamber Efendimizin, günün sıcak saatinde ordusunu harekete geçirmesi, Müslümanlar arasında hayretle karşılandı.
    Ensâr'ın ileri gelenlerinden Üseyyid b. Hudayr, "Yâ Resûlallah!.. Bu saatte yola çıkmak uygun değildir. Sen, böyle zamanda yola hiç çıkmazdın" dedi.
    Resûli Ekrem, "Adamınızın söylediğini duymadın mı?" buyurdu.
    Üseyyid b. Hudayr, "Hangi adam, yâ Resûlallah?.." diye sordu.
    Peygamber Efendimiz, "Abdullah b. Übeyy..." dedi. Üseyyid b. Hudayr, "Ne söylemiş?" diye sordu.
    Peygamber Efendimiz, '"Medine'ye dönünce, en azîz ve kuvvetli olan, en zelil ve zaîf olanı oradan muhakkak sürüp çıkaracaktır.' demiş." dedi.
    Üseyyid b. Hudayr, "Yâ Resûlallah!.. İstersen, sen, onu Medine'den sürüp çıkarırsın! Vallahi, zelil ve zaîf olan odur; azîz ve kuvvetli olan da sensin! Yâ Resûlallah, sen, yine de ona rıfk ve şefkat ile muamele buyur! Vallahi, Allah, seni bize getirdiği zaman, kavmi ona hükümdarlık tacı hazırlıyordu. O, elinden saltanatı senin çekip aldığını sanmaktadır!" diye konuştu.297
    Peygamber Efendimiz, mücâhidlerin Abdullah b. Übey'in söylediği sözlerle meşgul olmasını istemiyordu. Bunun için hareket emri verdiği günden ertesi günün sabahına kadar yola devam ettiler. Mücâhidler son derece yorulmuşlardı. Güneşin sıcaklığı etrafı basınca konakladılar. Yorgunluk ve uykusuzluktan mecalleri kalmamıştı. Derhâl uykuya daldılar.
    Böylece Resûlullah Efendimiz, dedikodunun ordu arasında büyümesine fırsat vermemiş oluyordu.
    Şiddetli Fırtınanın İfade Ettiği Mânâ
    Resûli Ekrem Efendimiz, ordusuyla Bek'a mevkiinden hareket edeceği sırada şiddetli bir fırtına esti. Mücâhidler korkup ürktüler. Gatafanların reisi Uyeyne b. Hısn'ın Medine'ye baskın yapmış olmasından endişe duydular. Zîra, onunla yapılan anlaşma müddeti son bulmuştu.
    Resûli Kibriya Efendimiz, "Size Uyeyne b. Hısn'tan bir zarar gelmez." dedi; sonra da, "Korkmayınız! Bu fırtına, büyük bir kâfirin ölümü dolayısıyla esmektedir!" buyurdu.
    Gerçek, Resûli Ekrem Efendimizin haber verdiği gibiydi. Medine'ye vardıklarında, münafıklara arka çıkan Yahudî büyüklerinden Rifaa b. Zeyd b. Tabut'un aynı gün ölmüş olduğunu öğrendiler.298 Bu adam, Peygamberimizin ve İslâm'ın azılı düşmanlarından biriydi.
    Hz. Abdullah'ın Teklifi
    Kaderin cilvesi bu... Abdullah b. Übey nifakın reisliğini yaparken, oğlu Abdullah ise İslâm'ı fevkalâde bir ciddiyet ve ittika içinde yaşayan hâlis bir Müslümandı. Babasının sözlerini duyunca, Resûli Ekrem'in huzuruna çıktı.
    "Yâ Resûlallah!.. Babamla aranızda geçen hâdiseyi işittim. Onu öldürmek istediğinizi haber aldım. Eğer bu işi muhakkak yapacaksanız, bana emir buyurunuz, şu anda gidip başını Huzuru Şerife getireyim! Bütün Hazreçliler bilirler ki, babama pek ziyade muhabbetim vardır. Onun öldürülmesini başkasına havale ederseniz, ihtimal ki, o adama karşı nefsimde bir düşmanlık meydana gelir ve bir kâfire karşı bir mü'mini öldürerek Cehennem'e müstahak olurum!" diye konuştu.
    Sahabîdeki îman, işte böylesine kuvvetliydi: Resûlullah ve Müslümanlara hakaret eden babasının başını kesecek kadar!..
    Resûli Ekrem, verdiği cevapla, bu kahraman sahabîyi tesellî etti: "Ey Abdullah!.. Babam öldürmeyi istemedim; hiç kimseyi de onu öldürmekle vazifelendirmedim. Aramızda yaşadıkça ona iyi davranırız!"299
    Hz. Abdullah 'in, Babasının Önünü Kesmesi
    İslâm Ordusu, Medine'ye yaklaşmıştı.
    Akik denilen vadide Hz. Abdullah atından indi. Babası Abdullah b. Übey'in önünü kesti. Devesini ıhdırıp çöktürdü ve, "İzzet ve kuvvetin Allah'a ve Resulüne âit olduğunu söylemedikçe, seni asla bırakmayacağım!" dedi.
    Başmünâfık birden şaşkına döndü. Bu sözleri hiddetli hiddetli söyleyen, oğlu Abdullah idi. Bunun nasıl yapabilirdi? îman etmiş görünen münafık, elbette gerçek bir îmanın insana neler yaptırabileceğini bilemezdi! Oğluna, "Demek, sen, bu kadar insanlar arasında beni Medine'ye sokmayacaksın, öyle mi?" dedi.Hz. Abdullah, "Evet." dedi, "bugün insanlar arasında, en azîz kimdir, en zelil kimdir, sana öğretmeden seni asla bırakmayacağım! Hattâ, izzet ve şerefin Allah'a ve Resulüne âit olduğunu burada itiraf ve ikrar etmezsen, boynunu vururum!"
    Başmünâfık, Hz. Abdullah'ın sözlerinde kararlı olduğunu anlayınca, mecburen, "Ben şehâdet ederim ki, izzet ve kuvvet, Allah'a, Resulüne ve mü'minlere aittir." dedi.
    Hâdiseyi duyan Resûli Ekrem Efendimiz, Hz. Abdullah'a, "Allah, seni Resulünden ve mü'minlerden dolayı hayırla mükâfatlandırsın." diyerek dua etti ve babasını serbest bırakmasını da kendisine emretti.300
    Medine 'ye Geliş
    Resûli Ekrem Efendimiz, 28 gün sonra Ramazan hilâli doğduğu zaman ordusuyla Medine'ye geri döndü.301
    MÜNAFIKLAR HAKKINDA MÜSTAKİL SÛRE İNMESİ
    Bütün bu olup bitenlerden sonra, başmünâfık Abdullah b. Übey b. Selül ile diğer münafıklar hakkında müstakil bir sûre nazil oldu. Sûrede meâlen münafıkların vasıflarından şöyle bahsediliyordu:
    "Münafıklar sana geldikleri zaman, 'şehâdet ederiz ki sen muhakkak ve mutlak Allah'ın Peygamberisin.' dediler. Allah da bilir ki, sen elbette ve elbette O'nun Peygamberisin. Fakat, Allah, o münafıkların hiç şüphesiz yalancılar olduğunu da biliyor.
    "Onlar, yeminlerini bir kalkan edindiler ve Allah'ın yolundan saptırdılar. Hakikat, onların yaptıkları şeyler ne kötüdür!

    "Bu (kötü amelleri şundandır): Çünkü onlar, (zahiren) îman ettiler; fakat, sonra kalbleriyle kâfir oldular. Bu yüzden kalblerinin üstüne (küfür) mühr(ü) basıldı. Onun için onlar (îman hakikatini) anlamazlar.
    "Onları gördüğün zaman, gövdeleri (kalıpları kıyafetleri belki) hoşuna gider. Eğer söylerlerse sözlerini dinlersin. Hâlbuki onlar, giydirilmiş (kocaman) odunlar gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerinde sanırlar. Asıl düşman, onlardır. O hâlde onlardan sakın. Allah gebertsin onları!.. Nasıl olup da (haktan) döndürülüyorlar?"302
    Sûrenin daha sonraki âyetlerinde ise, Abdullah b. Übeyy'in sarfettiği sözlerden bahsediliyor ve meâlen şöyle deniliyordu:
    "Onlar öyle kimselerdir ki, 'Allah'ın peygamberi yanında bulunan kimseleri beslemeyin. Tâ ki, dağılıp gitsinler/ diyorlardı. Hâlbuki, göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır. Fakat, o münafıklar ince anlamazlar.
    "Onlar, 'Eğer Medine'ye dönersek, andolsun, en şerefli ve kuvvetli olan(ımız) oradan en hakir (ve zaîf) olanı muhakkak çıkaracaktır.' diyorlardı. Hâlbuki, şeref, kuvvet ve galibiyet Allah'ındır, Peygamberinindir, mü'minlerindir. Fakat, münafıklar bunu bilmezler."303
    Allah, Zeyd'i Tasdik Etti
    Bu âyetler nazil olup, münafıkların, yalancıların tâ kendileri oldukları haber verilince, Resûli Ekrem Efendimiz, Hz. Zeyd b. Erkam'ı huzuruna çağırdı. Kulağından tuttu ve, "İşte, Allah yolunda kulağıyla vazifesini yerine getirmiş olan genç budur!" buyurdu; sonra da, "Ey Zeyd!.. Allah, seni tasdik etti!" dedi.304

    263 ibni Sa'd, Tabakat, c. 2, s. 62.
    270 Ibni Sa'd, Tabakat, c. 2, s. 63.
    280 Halebî, İnsanû'lUyûn, c. 2, s. 584.
    281 İbni Sa'd, A.g.e., c. 2, s. 63.
    282 İbni Sa'd, A.g.e., c. 2, s. 63.
    283Vakidî, Megazi, c. 1, s. 406.
    284 ibni Kesir, Sîre, c. 3, s. 298.
    285 Ibni Sa'd, A.g.e., c. 2, s. 64.
    286 İbni Hişam, Sîre, c. 3, s. 302; Ibni Sa'd, A.g.e., c. 2, s. 64.
    287 İbni Hişam, A.g.e., c. 3, s, 302.
    288 ibni Sad, A.g.e., c. 2, s. 63.
    289 İbni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 303.
    290 Buharı, Sahih, c. 4. s. 160.
    291 İbni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 303.
    292 Halebî, İnsanû'lUyûn, c. 2, s. 597.
    293 Vakidî, A.g.e., c. 2, s. 417. Taberî, Tefsir, c. 28, s. 114.
    295 Ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 303.
    296 ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 303.
    297 ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 304.
    298 Ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 304.
    299 Ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 305.
    300 İbni Sa'd, A.g.e., c. 2. s. 65.
    301 Ibni Sa'd, A.g.a., c. 2, s. 65.
    302 Münâfikûn, 14.
    303 Münâfikûn, 78.
    304 Ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 305.

  2. #72
    Super Moderator
    Kayıt Tarihi
    01-09-07
    Mesajlar
    1,670

    Standart

    Efendimizin Hz. Zeyneb ve Hz. Cüveyriye'yle Evlenmesi

    PEYGAMBERİMİZİN, HZ. ZEYNEB BİNT-İ CAHŞ'LA EVLENMESİ
    (Hicret 'in 5. senesi Zilkade ayı)
    Hz. Zeyneb bint-i Cahş, Resûl-i Ekrem Efendimizin halası Ümeyme bint-i Abdûlmuttâlib'in kızı idi. Daha önce Peygamber Efendimizin evlâdlık edindiği Hz. Zeyd b. Harise'yle evlenmişti. Bu evliliğin dünürlüğünü de bizzat Resûl-i Ekrem Efendimiz yapmıştı265
    Hz. Zeyneb ve ailesi böyle bir evliliği istemedikleri hâlde, sırf Peygamber Efendimizin ısrarı üzerine rıza göstermişlerdi.266
    Hz. Zeyd 'in, Hz. Zeyneb'den Boşaması
    Hz. Zeyd, izzetli zevcesi Hz. Zeyneb'i kendisine manen kü-füv [denk] bulmuyordu. Bu durum, manevî imtizaçsızlığa sebep oluyordu. Nitekim, evliliklerinin birinci yılı henüz bitmişken, Hz. Zeyd, Peygamber Efendimize gelerek, "Yâ Resûl-allah!.. Ben, ailemden ayrılmak istiyorum." dedi.
    Resûl-i Ekrem Efendimiz, cevaben, "Zevceni tut, boşama! Allah'tan kork!" buyurdu267
    Fakat Hz. Zeyd, Hz. Zeyneb'in başka yüksek bir ahlâkta yaratılmış olduğunu ve bir peygambere hanım olacak fıtratta bulunduğunu ferasetiyle hissetmişti. Kendisini de ona zevç olarak fıtratta manen küfüv bulmadığ için boşadı.
    Peygamberimizin, Allah 'in Emriyle Hz. Zeyneb 'i Alması
    Peygamber Efendimiz, "manevî geçimsizlik" sebebiyle Hz. Zeyd ile Hz. Zeyneb arasındaki evliliğin dolayı son bulmasından son derece üzüldü. Çünkü, bu evliliği kendisi arzu etmişti. Durumun düzeltilmesi, mahzun Zeyneb (r.a.) ile hâdiseden dolayı üzülen akrabalarının gönlünün alınması gerekiyordu.
    Hz. Zeyneb'in iddeti [boşandıktan sonra beklemesi gereken müddet] dolmuştu. Bu sırada 35 yaşında bulunuyordu.
    Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir gün, Hz. Âişe Validemizle o-turmuş, sohbet ediyordu. Bu esnada kendisine vahiy geldi. İnen âyetlerde Cenâb-ı Hakk şöyle buyurdu:
    "Vakta ki Zeyd, o kadından alâkasını kesti, onu boşadı� kadın da iddetini tamamladı�; Biz de, onu sana zevce yaptık. Tâ ki, evlâdlikların, kendilerinden alâkalarını kestikleri zevcelerini almakta mü'minler üzerine günah olmasın.
    "Allah'ın emri yerine getirilmiştir.
    "Allah'ın, üzerine farz ve takdir ettiği herhangi bir şeyi îfa etmesinde Peygamber'e hiçbir vebal olmaz.
    "Nitekim, daha önceki peygamberlerde de, bu, Allah'ın (tatbik ettiği) âdetidir. Allah'ın emri, behemehal yerini bulan bir kaderdir."268
    Vahiy hâli sona erince, Peygamber Efendimiz gülümsedi ve, "Allah'ın, onu bana gökte nikahladığını, Zeyneb'e kim gidip müjdeler?" buyurdu.Âyet-i kerîmelerden açıkça anlaşılacağı gibi, Cenâb-ı Hakk, Zeyneb'i zevceliğe alması için Peygamberimize emir vermiştir. Resûl-i Ekrem Efendimiz de, bu emre uyarak, Hz. Zeyneb'i zevceliğe almıştır. Âyet-i kerîmedeki "Biz onu sana zevce yaptık." beyanı, bu nikâhın bir akd-i semavî olduğuna açıkça delâlet ediyor. Demek ki, bu nikâh, harikulade, örf ve zahirî muamelelerin üstünde ve sırf kaderin hükmüyledir ki, Resûl-i Kibriya Efendimiz de, kaderin o hükmüne boyun eğmiştir. Nefsî arzularla hiçbir ilgisi yoktur.
    BU EVLİLİĞİN MÜHİM BİR HİKMETİ
    Cenâb-ı Hakk'ın emriyle Peygamber Efendimizle Hz. Zeyneb arasında kurulan bu evliliğin ehemmiyetli bir şer'î hükmü olduğu gibi, bütün mü'minleri ilgilendiren bir hikmeti ve fayda tarafı da vardı. Bu konuyla ilgili gelen vahyin, "Tâ ki, evlâdlıkların, kendilerinden alâkalarını kestikleri zevcelerini almakta mü'minler üzerine günah olmasın" mealindeki kısmında beyan buyurulmuştur. Çünkü, Câhiliyye devrinde, bir kimse birisini evlâd edindiği zaman, halk, evlâdhğı, onun adıyla anar ve evlâdlık, öz evlâd gibi o kimsenin mirasından faydalanırdı. Haliyle, bu inanca göre, evlâdlığın boşadığı kadını, onu evlâd edinen kimse alamazdı, bu haramdı.
    İşte, Peygamber Efendimizin, Allah Teâlâ'nın emrine uyarak, Hz. Zeyneb'i zevceliğe almasıyla, Câhiliyye devrinin bu inanç ve âdetinin bâtıl olduğu ortaya kondu. Böyle bir durumda mü'minler için de vebal ve günahın söz konusu olamayacağı belirtildi.*
    Câhiliyye devrinin bu evlâd edinme âdeti, Kur'ân-ı Kerîm'in şu mealdeki âyet-i kerîmeleriyle ortadan kaldırılmıştır:
    "Allah, evlâdlıklarınızı öz oğullarınız gibi tanımadı. Bu, mücerred, sizin ağzınızdan çıkan bir sözdür. Hâlbuki, Allah hak söyler ve kullarını doğru yola şevkle hidâyete kılar.
    "Evlâd edindiğiniz kimseleri babalarına nisbet edin. Zîra, Allah katında insanları babalarına nisbet etmek sevab ve adalettir. Eğer, onların babalarının kim
    Münafıkların Dedikoduları
    Peygamber Efendimiz, Hz. Zeyneb'Ie evlenince, her meselede fırsat kollayıp Müslümanlar arasında fitne ve fesad çıkarmaya can atan münafıklar, bu meselede de ileri geri konuşmaya başladılar. Câhiliyye devri inancına göre, evlâdlığın boşadı-ğı karısını almayı haram sayıp, bunu Resûl-i Ekrem Efendimiz aleyhinde dedikodu vesilesi yapıp, "Muhammed, evlâdın karısıyla evlenmeyi haram kıldı, kendisi ise oğlu Zeyd'in boşadı-ğı karısıyla evlendi." yaygaraya başladılar.269 Gelen vahiy bu hususa da cevap veriyordu: "Muhammed, erkeklerinizden hiçbirinin öz babası değildir (Tabiî ki, Zeyd'in de öz babası değildir). Fakat o, Allah'ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir."270
    Peygamberlerin, ümmetlerine bir baba gibi nazar ve hitabları risâlet vazifesi itibarıyladır, beşerî şahsiyetleri itibarıyla değildir. Bu bakımdan, elbette onlardan zevce almanın uygun olmayacağından bahsedilemez. Kur'ân-ı Kerîm, zihinlerde bu hususta uyanacak herhangi bir istifhamı bertaraf etmek maksadıyla, mealini aldığımız son âyet-i kerîmeyle manen şöyle demektetir:
    "Peygamber rahmet-i İlâhîye hesabıyla size şefkat eder, pe-derâne muamele eder ve risâlet nâmına siz onun evlâdı gibisiniz. Fakat şahsîyet-i insaniye itibarıyla pederiniz değildir ki sizden zevce alması münasip düşmesin! Ve sizlere 'Oğlum.' dese, ahkâm-ı şeriat itibarıyla siz onun evlâdı olamazsınız!"271
    Böyle birçok cihetten hikmetleri bulunan ve hayırlara vesile olan bu pâk ve nezih evliliğe toz kondurmak ve bununla da� olduğunu bilmiyorsanız, o hâlde onlar dinde sizin kardeşleriniz olmakla beraber, dostlarınızdır da... Hata etliklerinizde ise, size bir vebal yoktur. Allah Teâlâ, kullarının geçmiş günahlarını mağrifet ve gelecekte merhamet eder." (Ahzab, 4-5). hâşâ� Resûl-i Kibriya Efendimizin yüce şahsiyetine gölge düşürmek niyetiyle çırpınıp duranların, hüsn-i niyetten ne kadar uzak ve maksatlı hareket ettikleri, elbette ki bu izahlarımız neticesinde, basiret ve feraset sahibi mü'minlerin gözünden kaçmaz.
    Düğün Ziyafeti ve Bir Mucize
    Evliliklerinde ashabına düğün ziyafeti tertiplemek, Resûl-i Ekrem Efendimizin bir âdeti idi. Bu âdet, Müslümanlar arasında da günümüze kadar sünnet olarak devam edip gelmiştir.
    Fahr-i Kâinat Efendimiz, Hz. Zeyneb'le evlendiği gün, Enes b. Mâlik'in annesi Ümmü Süleym, kendilerine yağda kavrulmuş biraz Medine hurması gönderdi. Gönderilen hurma küçük bir kap içinde ancak Peygamber Efendimiz ve Hz. Zeyneb'e kâfi gelebilecek kadardı.
    Hâdiseyi, bu bir avuç hurmayı getiren "Hadim-i Nebevi" unvanıyla şöhret bulan Hz. Enes b. Mâlik şöyle anlatır:
    "Nebî (s.a.v.), götürdüğümü kabul etti ve, 'Bana, Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali'yi (r.a.) çağır.' diye emretti; bu arada daha birçok kimsenin ismini zikretti. Resûlullah'ın azıcık bir yiyecek için birçok kimseyi çağırmayı bana emretmesine şaştım. Ama emrine aykırı hareket edemezdim. Onların hepsini çağırdım.
    "Bu sefer bana, 'Bak, mescidde kim varsa, onları da çağır.' dedi. Öyle yaptım. Mescide gidip, orada namaz kılan kimi buldumsa onlara, 'Resûlullah'ın düğün ziyafetine buyurunuz!' dedim. Geldiler.
    "Nihayet sofa doldu.
    "Bana, 'Mescidde kimse kalmadı mı?' diye sordu.
    "'Hayır.' dedim.
    "Bu sefer, 'Bak, yolda kim varsa, onları da çağır." dedi.
    "Çağırdım. Odalar da doldu.
    "'Gelmeyen kimse kaldı mı?' diye sordular. '"Hayır, yâ Resûlallah!..' dedim. '"Haydi, çanağı getir.' buyurdu. "Getirip önüne koydum.
    "Elini çanağın üzerine koyup bereket duasında bulundu. Bundan sonra, 'Onar onar halkalansınlar ve herkes kendi ö-nünden yesin.' buyurdu.
    "Davetliler, emredilen şekil üzere oturarak doyuncaya kadar yediler. Böylece bütün davetliler bölük bölük gelip yiyip gittiler.
    "Ben çanaktaki hurmaya ve yağa bakıyordum. Sofada ve o-dalarda bulunanların hepsi ondan doyuncaya kadar yediler. Çanakta kalan ise getirdiğim kadardı!
    "Resûlullah bana, 'Ey Enes, kaldır!' diye emretti.
    "Ben de çanağı kaldırdım. Sonra da annemin yanına vardım. Hâdiseyi olduğu gibi anlattım.
    "Annem de bana, 'Hiç hayret etmene gerek yok! Eğer Allah, ondan bütün Medinelilerin yemesini dilemiş olsaydı, hepsi de yer ve doyarlardı.' dedi."272
    Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (s.a.v.) dini, daveti ve risâleti umumî olduğu için, hemen hemen kâinatın her nevinden mucizelere mazhar olmuştur. Duasıyla yemeklerin bereketlenmesi hususunda da birçok mucize göstermişlerdir. Mevzuyla ilgisi bakımından bu mucizeyi burada naklettik. Ve, dua ediyoruz:
    "Yâ Rab!.. Resûl-i Ekrem'in (s.a.v.) bereketi hürmetine bize ihsan ettiğin maddî ve manevî rızkımıza bereket ihsan eyle!"
    HİCAB ÂYETİNİN NAZİL OLMASI
    Hz. Zeyneb'in düğün yemeğine davet edilenler, dağılmış, sâdece üç kişi kalmıştı. Bunlar oturup konuşmaya dalmışlardı. Peygamber Efendimiz bu durumdan hoşlanmadı. Kalkıp Hz. Aişe'nin odasına kadar gitti. Sonra birbiri ardınca diğer Ezvac-ı Tâhirat'ın da odalarına uğradı. Oturup konuşanlar gitmişlerdir zannıyla döndü. Fakat, onlar hâlâ konuşmalarına devam ediyorlardı. Resûl-i Ekrem Efendimiz, onlara bir şey diyemedi. Tekrar, Hz. Aişe Validemizin odasına doğru gider gibi davrandı. Bu sırada onlar da kalkıp gittiler. Peygamber Efendimize haber verilince hemen geri döndü. Hücre-i Saadet'e girdi.
    Daha önceleri de Hz. Ömer, "Yâ Resûlallah!.. Hanımlarınızı perde arkasına alsanız... Zîra, huzurunuza her çeşit insan gelir, gider." derdi. Fakat, Cenâb-ı Hakk tarafından herhangi bir emir gelmediğinden, Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hz. Ömer'in bu sözüne karşı sükût ederdi. Hattâ, bir gün Ezvac-ı Tâhirat'tan Hz. Sevde'yi dışarıda görmüş ve "Ey Şevde!.. Biz seni tanıdık!" demişti.273 Bu sözü, hicab hakkında İlâhî emrin gelmesini şiddetle arzu ettiği için sarfetmişti.
    Hz. Zeyneb'in düğün yemeğinde de yukarıda bahsettiğimiz hâdise meydana gelince, hicab âyeti nazil oldu:
    "Ey îman edenler!.. Bundan sonra Peygamber'in evlerine� yemeğe davet edilmeden, vakitli vakitsiz�girmeyin. Fakat, davet olunduğunuz zaman girin. Yemeği yediğiniz zaman da-ğılın. Söz dinlemek veya sohbet etmek için de (izinsiz) girmeyin. Çünkü bu, Peygamber'e eza vermekte. O, 'Girmeyiniz veya kalkıp gidiniz.' demekten sıkılıyordun Allah ise, hakkı açıklamaktan çekinmez. Bir de, onun zevcelerinden lüzumlu bir şey istediğiniz vakit, perde ardından isteyin. Bu, hem sizin kalbleriniz, hem onların kalbleri için daha temizdir. Sizin, Allah'ın Resulüne eza vermeniz (doğru) olmadığı gibi, kendinden sonra zevcelerini nikâhla almanız da ebedî caiz değildir. Bu, Allah katında çok büyük günahtır."274
    Nazil olan bu âyet-i kerîmeyi, Peygamber Efendimiz, dışarı çıkıp halka okudu. Bunun üzerine Ezvac-i Tâhirat da perde arkasına çekildiler.275
    Bundan sonra, neseb ve süt emme yönünden akraba olanlar ile hizmetçi ve hürriyetlerine kavuşmak için anlaşma yapmış bulunanlar dışmdakilerle Ezvac-ı Tâhirat gerektiği zaman, ancak perde arkasında konuşur, görüşürlerdi.276
    Bir gün, Peygamber Efendimizin yanında Hz. Ümmü Seleme ile Hz. Meymûne bulunuyordu. Bu esnada âmâ olan Abdullah İbn-i Ümmî Mektum (r.a.) içeri girdi. Peygamber Efendimiz, hanımlarına, "Perde arkasına çekiliniz." diye emretti.
    Onlar, "Yâ Resûlallah!.. O âmâ değil midir? Gözleri görmez ve bizi tanımaz." dediler.
    Peygamber Efendimiz, "Siz de âmâ mısınız? Onu görmüyor musunuz?" diye buyurdu.277
    MÜSLÜMAN KADINLARA TESETTÜRÜN EMREDİLMESİ
    Bir kısım edebsiz münafıklar, köle kadınlara sataşırlardı. Zaman zaman şâir kadınları da, köle zannıyla rahatsız ederlerdi.
    Bunların, mü'minlerin hanımlarını da rahatsız ettikleri olurdu. Neden böyle yaptıkları sorulduğunda ise, "Biz onları köle sanmıştık!" diyerek mazeret uydururlardı.

    Bu hâdiseler üzerine, Müslüman kadınların örtünmelerini emreden şu âyet-i kerîme nazil oldu:
    "Ey Peygamber!.. Zevcelerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına, iç elbiselerinin üzerlerine cilbablarını [örtülerini] giymelerini söyle! Bu, onların tanınıp eza edilmemelerine daha uygundur."278

    PEYGAMBERİMİZİN, HZ. CÜVEYRİYE'YLE EVLENMESİ
    Hz. Cüveyriye, Benî Müstalık Kabilesi Reisi Haris b. Ebî Dırar'ın kızı idi. Müreysi Gazasında alınan esirlerden biri de oydu. Kocası Müsafı b. Safvan, Peygamberimizin amansız düşmanlarından biriydi. Harbte öldürülünce, Hz. Cüveyriye dul kalmıştı.
    Esirler, mücâhidler arasında bölüştürüldüğü zaman, Hz. Cüveyriye, Sabit b. Kays ile amcası oğlunun hissesine düşmüştü.305
    Hz. Cüveyriye, Sabit b. Kays'la anlaşmış, kesişme yapmıştı. Tâyin edilen fidyeyi ödediği takdirde hürriyetine kavuşacaktı. Fakat, fidye ödeyecek imkânı yoktu. Bu sebeple Peygamber Efendimize müracaat etti ve fidye-i necatının ödenmesi hususunda yardım talebinde bulundu.
    Resûl-i Ekrem Efendimiz, ona, "Sana, bundan daha hayırlı olan yok mudur?" diye sordu.
    Beklenmedik bir soruya muhatab olan Hz. Cüveyriye, birden şaşırdı. Hürriyetine kavuşmaktan, tekrar anne ve babasına, yurduna varmaktan daha hayırlı ne olabilirdi?
    Bir anlık bir tereddütten sonra, "Yâ Resûiallah!.." dedi, "Hakkımda yapacağınız bundan daha hayırlı şey nedir?"

    Peygamber Efendimiz, "Senin fidye-i necatını ödemem ve seni zevceliğe kabul etmenidir." buyurdu.
    Hz. Cüveyriye bütün bütün şaşırdı. Esaretten kurtulduğu gibi, böylesine büyük bir şerefe de nail olacaktı. Bir an kendi âlemine daldı. Peygaımber Efendimizin yurtlarına varmadan birkaç gün önceki rüyasını hatırladı: Ay, Medine'den sanki yürüyüp gömleğine girmişti.306 Bir anlık şaşkınlıktan sonra, yüzünde sevinç alâmetleri belirdi. Peygamberimizin teklifine cevabı şu oldu:
    "Yâ Resûlallah!.. Eğer beni bu şerefe nail ederseniz, şüphesiz benim için bundan daha hayırlı bir devlet ve saadet olamaz!"307
    Haris b. Ebî Dırar'ın Müslüman Olması
    Hz. Cüveyriye'nin babası Haris b. Ebî Dırar da, o sırada, kızını kurtarmak için yanına develer alarak Medine'ye doğru yola çıkmış idi. Akik Vadisine varınca develerine baktı. Kıyamadığı ikisini, vadide iki dağ arasında kuytu bir yere sakladı. Sonra, Peygamber Efendimizin huzuruna geldi.
    "Yâ Muhammedi.. Kızımı esir almışsınız. Şunlar, onun fidye-i necatıdır." diye konuştu.
    Resûl-i Kibriya Efendimiz, "Akik'te, filân dağlar arasında filân kuytuya saklamış olduğun iki deveyi neden getirmedin?" diye sordu.
    Haris, birden şaşırdı. Hiç kimse, develeri oraya saklamış olduğunu bilmiyordu. Artık beklemek manasızdı. Derhâl, "Ben şehâdet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur; muhakkak sen de Allah'ın Resulüsün! Vallahi, yaptığımı Allah'tan başka kimse bilmiyordu!" diyerek Müslüman oldu. Onunla birlikte,iki oğlu ve kavminden yanında bulunanlar da orada Müslüman oldular.'08
    Peygamberimizin, Hz. Cüveyriye 'nin Fidye-i Necatını Ödemesi
    Resûl-i Ekrem Efendimiz, Sabit b. Kays'a (r.a.) haber gönderip, durumu kendisine arzetti. Hz. Cüveyriye'yi kendisinden istedi. Sabit b. Kays tereddüt göstermeden, "Babam anam sana feda olsun yâ Resûlallah!.. Sana onu bağışladım!" dedi.
    Resûl-i Ekrem Efendimiz, fıdye-i necatını ödeyerek Hz. Cüveyriye'yi babasına teslim etti.
    Hz. Cüveyriye 'nin, Peygamberimizle Evlenmesi
    Müslüman olan Hz. Cüveyriye'yi zevceliğe kabul etmek ü-zere, Peygamber Efendimiz, onu, babası Haris b. Ebî Dırar'dan istedi. Baba Haris buna muvafakat gösterdi.
    Peygamber Efendimiz, 400 dirhem mehir vererek Hz. Cüveyriye'yi zevceliğe aldı.309
    Peygamber Efendimizin Hz. Cüveyriye'yi zevceliğe aldığını gören Ashab-ı Kiram, "Resûlullah'ın zevcesinin akraba ve taallûkatı artık esir kalmamalıdır." diyerek ellerindeki bütün esirleri serbest bıraktılar. Bu esirler arasında sâdece 100 tane kadın vardı.
    Bunun için Hz. Âişe der ki:
    "Ben, kavmi için Cüveyriye'den daha hayırlı, daha mübarek bir kadın bilmiyorum!"310
    Gerçekten de, Hz. Cüveyriye bahtiyar bir kadındı. Bir günde, esir iken hem Resûl-i Ekrem Efendimize zevce olma şerefi ve saadetine erdi, hem de kavminin esaretten kurtulmasına sebep oldu.
    Peygamber Efendimizin Hz. Cüveyriye'yi zevceliğe aldığını duyan Müstalık Oğullarından birçok kimse de, bu mürüvvet ve âlicenablığa hayran kalıp, Medine'ye gelerek Müslüman oldular.
    Peygamber Efendimizin bütün evliliklerinde ayrı ayrı hikmet ve maslahatlar vardır. Bu evliliğinde de içtimaî bir hikmet ve maslahatı göz önünde bulundurmuştur. O da, kalbleri kendisine ve İslâm'a ısındırmak, kabileleri akrabalık bağı kurarak etrafında toplamak, kendisine ve İslâm'a yardımcı kılmaktı. Malûmdur ki, insan bir kabileden veya bir aşiretten evlendiği zaman, onun ile o kabîle veya aşiret arasında bir yakınlık meydana gelir; bu da, tabiî olarak, onları o insanın yardımına koşturur.
    İşte, Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hz. Cüveyriye'yle evlenmesinde bu maksat ve gayeyi gütmüştür. Ve bunda, görüldüğü gibi, muvaffak da olmuştur.
    Hz. Cüveyriye 'nin Asıl Adı
    Hz. Cüveyriye'nin asıl adı "Berre" idi. Bu ismi beğenmeyen Resûl-i Ekrem Efendimiz, evlendikten sonra, ona cariyenin musağğarı olan ve "kadıncık" veya "kızcağız" mânâsına gelen Cüveyriye ismini taktı."1
    Hz. Cüveyriye, son derece ittika sahibi idi. Yoksullara, fakirlere karşı son derece şefkatli, merhametli davranırdı. Yemez, başkasına yedirir; içmez, başkasına içirirdi.
    Bir gün Resûl-i Ekrem, odasına girerek, "Yiyecek bir şey var mı?" diye sormuştu.

    Hz. Cüveyriye, "Hayır yâ Resûlallah!.. Yanımda yiyecek bir şey yok. Sâdece bir davar kemiği vardı ki, onu da kadın âzadhmıza sadaka olarak verdim!"312 cevabını vermişti.
    Hz. Cüveyriye, Hicret'in 57. yılında vefat etti. Bakî Mezarlığına defnedildi.

    265 İbn-i Sa'd, Tabakat, c. 8, s. 101.
    266 Ibn-i Sa'd, A.g.e., c. 8, s. 101; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 354; ibn-i Kesir,Tefsir, c. 3, s. 491.
    267 İbn-i Sa'd, A.g.e., c. 8, s. 101; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 354; İbn-i Kesir,Tefsir, c. 3, s. 491.
    268 Ahzab, 37-38.
    269Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 352. 270 Ahzab, 40.
    271Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 28-29.
    270 Müslim, Sahih, c. 2, s. 1051.
    273 Müslim, Sahih, c. 4. s. 151.
    274 Ahzab, 53.Müslim, Sahih, c. 4, s. 151.
    276 Ibn-i Sa'd, Tabakat, c. 8, s. 177.
    277 İbn-i Sa'd, A.g.e., c. 8, s. 178.
    278 Ahzab, 59.
    306 İbn-i Kesir, Sîre, c. 3, s. 303.
    307 ibn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 307; Ibn-i Sa'd, A.g.e., c. 8, s. 117.
    308 Ibn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 308.
    309 ibn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 308.
    310 İbn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 308; Ibn-i Sa'd, A.g.e., c. 8, s. 177.
    311 ibn-i Sa'd, A.g.e., c. 8, s. 118.
    312 Ahmed İbn-i Hanbel, Müsrıed, c. 6, s. 430.

  3. #73
    Super Moderator
    Kayıt Tarihi
    01-09-07
    Mesajlar
    1,670

    Standart

    İfk Hadisesi

    Zahiren îman etmiş görünüp hakikatte îman etmemiş münafıklar güruhu, her zaman her fırsatta Resûli Ekrem Efendimizi ve ashabını rahatsız etmek gayret ve maksadını taşıyorlardı. Bu maksatlarında muvaffak olmak için de ellerinden gelen her yola başvurmaktan asla çekinmiyorlardı. Öyle ki Kâinatın Efendisinin lekesiz, tertemiz mahrem hayatına dil uzatacak kadar küstah ve âdice hareket edebilme cür'etini bile gösterebiliyorlardı.
    İfk Hâdisesi, Hz. Aişe (r.a.) Validemize, münafıkların reisi Abdullah b. Übeyy tarafından yapılan iftira hadisesidir. Hâdise şöyle cereyan etmiştir:
    Hz. Âişe'den (r.a.) öğrendiğimize göre, Resûlullah (s.a.v.) herhangi bir sefere çıkacakları zaman Ezvacı Tâhirat arasında kur'a çeker, kur'a kime düşerse onu beraberinde götürürdü.313 Benî Müstalık Gazasında ise, kur'a, Hz. Âişe Validemize düşmüştü.314
    Hâdisenin bundan sonrasını bizzat Hz. Âişe Validemiz şöyle anlatmıştır:
    "Resûlullah'la beraber sefere çıkmıştım. Bu sefer, hicab âyeti inzal buyurulduktan sonra idi. Bunun için ben hevdeçin içinde taşınır, konak yerine de yine hevdeç içinde indirilirdim. Bu suretle gittik.
    "Resûlullah (s.a.v.) bu gazasından (Benî Müstalık) dönüyordu. Medine'ye yaklaştığımızda bir konak yerine indi. Gecenin bir bölümünü orada geçirdi. Sonra göç edilmesini emretti.
    "Hareket emri verildiği zaman, ben kalkıp ihtiyacımı gidermek için yalnız başıma ordudan ayrılıp gittim. Kazayı hacet ederek, dönüp bindiğim devenin yanına geldim. Göğsümü yokladığımda, Yemen göz boncuğundan dizilmiş gerdanlığımın kopmuş olduğunu farkettim. (Bu gerdanlığı annesi Ümmü Ruman düğün hediyesi olarak takmıştı.) Dönüp gerdanlığımı aramaya koyuldum. Fakat onu aramak beni yoldan alıkoymuştu. Ben öyle zannetmiştim ki, sefere iştirak etmiş olanlar bir ay bekleseler dahi, benim devemi, ben hevdeçte bulunmadıkça sevketmezler. Hâlbuki yolda bana hizmet edenler, gelip hevdecimi yüklemişler, bindiğim deveyi de hareket ettirmişlerdi. Onlar beni hevdeç içinde sanıyorlarmış. Çünkü, o zaman kadınlar hafif idi; iri ve ağır vücutlu değillerdi. Yemek de az yerlerdi. Bu sebeple hizmetçiler, hevdeci yüklemek üzert kaldırdıklarında hevdecin ağırlık derecesinin farkına varamayarak yüklemişler. Hem ben, küçük ve zaîf bir kadındım. Deveyi sürüp gitmişler.
    "Gerdanlığımı, ordu ayrılıp gittikten sonra buldum. Hemen dönüp ordugâha geldim. Fakat onlardan kimseyi bulamadım. Hepsi çekip gitmiş. Ben de oradan evvelce bulunduğum yere geldim. Çarşafıma bürünüp yanımın üzerine uzandım. Hevdeçte beni bulamayınca, aramak için yanıma gelirler sandım. O sırada gözlerimi uyku bürüdü; uyumuş kalmışım.
    "Safvan b. Muattal, ordunun arkasına kalır, halkın mallarını araştırır, bir şey kalmışsa, kaybolmamak için, alıp diğer konak yerine götürürdü.
    "Safvan, askerin arkasından yürüyerek, sabaha karşı bulunduğum yere doğru gelmiş. Uyuyan bir insan karaltısı görünce, gelip başucuma dikilmiş ve beni görür görmez tanımış. Çünkü, bize hicab âyeti inmeden evvel, onun beni görmüşlüğü vardı.
    "Safvan, beni görünce şaşırarak 'İnnâ lillah ve innâ ileyhi raciûn=Biz Allah'ın kullarıyız ve muhakkak O'na dönüp varıcıyız.' dedi.
    "Hemen onun sesine uyandım. Çarşafımla yüzümü örtüp büründüm.
    "Vallahi, onunla ne bir kelime konuşmuşuzdur, ne de istircadan ["İnnâ lillah ve innâ ileyhi raciûn"dan] başka ondan bir kelime işitmişimdir.
    "Bundan sonra Safvan, devesini indirdi. Beni, binsin diye ayağını devesinin ön ayağına bastı. 'Bin.' dedi ve kendisi geri çekildi.
    "Ben de hemen kalkıp deveye bindim. Kendisi de devenin başını, yularını çekerek askere yetişmek için sür'atle ilerlemeye başladı.
    "Sabaha kadar askerin arkasından yetişemedik.
    "Nihayet asker, konak yerine inip yerleştiği sırada idi ki Safvan'ın, devenin yularını çekerek konak yerine getirdiği görüldü."315
    BAŞMÜNÂFIĞIN DURUMU DEĞERLENDİRMESİ
    Safvan b. Muattal, Hz. Âişe Validemizi deve üzerinde getirirken, münafıkların başı Abdullah b. Übey'le karşılaşmışlardı. Abdullah b. Übey, "Bu kimdir?" diye sordu.
    "Âişe'dir." dediler.
    Kavmi arasında itibarı oldukça sarsılan, bütün nazarları menfî şekilde üstüne toplamış bulunan başmünâfık, bu masum hâdiseyi diline dolamak istedi. Bu meş'um niyetini hemen orada izhar etti:
    "Vallahi," dedi, "ne Âişe o adamdan dolayı kurtulur, ne de o adam Âişe'den dolayı kurtulur!"
    Daha bir sürü alçakça lâf etti.316
    Ordugâh, başmünâfık Abdullah b. Übey b. Selül'ün yaptığı iftirayla çalkalandı. Hz. Âişe der ki:
    "İftiracılar, aleyhimde söyleyeceklerini söylemişler, ordugâh çalkalanmış! Vallahi, benim bunların hiçbirinden haberim yoktu!"317
    ŞENİ İFTİRA
    Görüldüğü gibi, hâdise her türlü şaibeden uzak cereyan etmişti. Hz. Âişe Validemiz, mâkul ve meşru bir mazeret sebebiyle geride kalmış. Bir müddet sonra, ordunun geride kalan veya düşen eşyalarını bulup sahiplerine teslim etmek üzere toplamakla vazifeli gayet saf, temiz kalbli ve sonradan hasur olduğu, yâni erkekliği bile bulunmadığı anlaşılan Safvan b. Muattal tarafından görülmüş ve getirilip orduya yetiştirilmiştir.
    Kur'ânı Azîmüşşan'a göre, peygamberler, mü'minlere öz nefislerinden daha üstündür. Ezvacı Tâhirat da, "mü'minlerin anneleri" hükmündedir. Resûli Ekrem Efendimizden sonra bile zevcelerinden herhangi birini nikahlamak kesinlikle yasaklanmıştır.318
    Buna binâen, Allah'a ve Resulüne gerçek mânâda îman etmiş hakikî bir Müslümanın, bu kadar kesin ve açık âyetler karşısında, Hz. Resûlullah"ın, gerek sağlığında ve gerek Melei Âlâ'ya yükselişlerinden sonra, zevcelerinden herhangi birisine,değil kötü gözle bakması, hattâ böyle bir kötülüğü kalbinden geçirmesi bile tasavvur edilemez.
    Allah ve Resulüne gerçek mânâda îman etmiş ve onların emir ve yasaklarına riâyet eden gerçek bir mü'min ve Müslümanın, canından çok sevdiği Peygamberinin zevcesini, örtüsüne bürünmüş ve yapayalnız uykuya dalmış hâlde görünce, onu hürmet ve saygı içinde deveye bindirip, orduya sür'atle yetiştirmesi kadar tabiî ve zarurî ne olabilirdi?
    İşte, gerçek mânâda bir mü'min ve Müslüman olan, hattâ erkeklik özelliğinden bile mahrum bulunan Safvan b. Muattal da, dininin gereği olan bu vazifeyi yapmıştır.
    Ne var ki, kalblerinde hastalık bulunan, dilleriyle "îman etti." deyip, kalben îman etmemiş bulunan ve işleri güçleri mü'minleri birbirine düşürmek olan münafıklar, hususan Abdullah b. Übey b. Selül, bunu bir ganîmet bilmiş ve diline dolayarak Hz. Aişe Validemize şen'îce iftirada bulunmuştur. Maksadı, üzerine toplanan nazarları dağıtmak, Resûli Kibriya Efendimizin nâzik ruhunu rencide etmek ve Müslümanları birbirine düşürmek, onların birbirine karşı olan itimatlarını sarsmaktı.
    Hz. Aişe nin, Söylenenlerden Uzun Müddet Habersiz Oluşu
    Münafıkların reisi Abdullah b. Übey'in başlattığı, Hasan b. Sabit, Mistah b. Üsase, Hamne binti Cahş ve halktan bazı saf Müslümanların, münafıkların tuzağına düşerek etrafa yaydıkları iftira hâdisesinden., Hz. Aişe'nin uzun bir müddet haberi olmamıştı. Bu hususu Hz. Aişe (r.a.) şöyle anlatır:
    "Medine'ye gelince, ben, çok geçmeden ağır bir hastalığa (humma) tutuldum. Bir ay çektim. Meğer bu esnada halk arasında Ashabı İfk'in iftiraları dolaşıyormuş! Ben ise olanlardan bütünüyle habersizdim. Aleyhimde iftiraları Resûlullah'la annem ve babam da duymuşlar, fakat bana hiçbir şeyden bahsetmiyorlardı.
    "Yalnız, hastalığımda beni şüphelendiren bir husus vardı: Nebî'den (s.a.v.) daha önce hastalığım zamanında görmüş olduğum lütuf ve şefkati bu hastalığım esnasında görmüyordum. Ve adımı bile zikretmeden 'Hastanız nasıl?' diyor ve bununla iktifa ediyordu. Benim, iftiracıların uydurduklarından hiç haberim yoktu."319
    Söylenenleri Hz. Resûlullah, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Âişe'nin anneleri duymuş olmasına rağmen, Hz. Âişe'ye bir şeyden bahsetmiyorlardı. Ancak, yukarıda zikrettiğimiz şekilde, Hz. Resûlullah'in kendisine karşı tavrından Hz. Âişe endişe duyuyor ve üzülüyordu. Fakat, bunun sebebinden haberi yoktu.
    Hz. Âişe, İftirayı Nasıl ve Kimden Öğrendi?
    Hz. Âişe, iftirayı kimden ve nasıl öğrendiğini de şöyle anlatır:
    "Aradan 20 küsur kadar gece geçmişti. Hastalığımı atlatmış, nekahet devresine girmiştim.
    "Bizler, o zaman Arap olmayanların evleri yanında edindikleri şu helaları, kokusundan tiksindiğimiz için, evlerimizin yanında bulundurmaz, Medine'nin kırlarına çıkardık. Kadınlar, her gece oraya, ihtiyaçlarını gidermek için çıkarlardı.
    "Ben, yine bir gece Mıstah b. Üsase'nin annesiyle, hacet giderme yerimiz olan Menası tarafına çıkmıştım. Mıstah'ın annesi, çarşafına takılarak düşünce, 'Mıstah yüzünün üzerine düşsün, kahrolsun!' diyerek oğluna beddua etti.
    "Ben, 'Ey ana!.. Ne diye oğluna beddua ediyorsun?' dedim. Sustu, cevap vermedi.
    "İkinci kere ayağı dolaşıp düştü. Yine, 'Mıstah yüzünün üzerine düşsün, kahrolsun!' dedi.
    "Ben, 'Ey ana!.. Ne diye oğluna beddua ediyorsun?' dedim.

    "Yine susup cevap vermedi.
    "Üçüncü kere düştü. Yine 'Mıstah yüzünün üzerine düşsün!' diye beddua etti.
    "Ben yine, 'Ey ana!.. Ne diye oğluna beddua ediyorsun? Bedir Savaşında bulunmuş bir zâta hiç sövülür, beddua edilir mi?' dedim.
    "O, 'Vallahi, ben, ona, senin aleyhinde söylediklerinden dolayı beddua ediyorum!' dedi.
    '"O, neler söylemiş?' diye sordum.
    "Bunun üzerine, Mıstah'ın annesi, iftiracıların söylediklerini bana teker teker anlattı. Hastalığım tekrar geri geldi. Vallahi, üzümtümden hacetimi gidermeye bile güç yetiremedim ve döndüm. O kadar ağladım ki, ağlamaktan ciğerlerim kopacak, parçalanacak sandım."320
    Hz. Âişe, Annesinin Evinde
    Hastalığında, Hz. Aişe'ye annesi Ümmii Ruman bakıyordu.
    Bir gün yine Resûlullah, selâm verip yanına girdi. Hz. Aişe'nin ismini zikretmeden, "Hastanız nasıldır?" diye sordu. Başka da hiçbir şey konuşmadı.
    Hz. Âişe der ki:
    "(Bunun üzerine) Artık kendimi tutamadım. 'Yâ Resûlallah!.. Şimdiye kadar görmediğim eziyeti görüyor ve çekiyorum. Bana müsaade etsen de annemin evine gitsem. Hastalığıma orada bakılsa olmaz mı?' dedim.
    "Resûlullah, 'Gitmende bir mahzur yok.' dedi.
    "Ben, ebeveynimin yanına gidip, aleyhimde haberin iç yüzünü anlamak istiyordum.
    "Resûlullah, yanıma bir hizmetçi katıp, beni babamın evine gönderdi.
    "Annem, 'Kızcağızım, sen niçin geldin?' diye sordu.
    "'Anneciğim!..' dedim, 'Halk, benim aleyhimde neler söyleyip duruyormuş da, siz bana hiçbir şey sızdırmadınız!'
    "Annem, 'Kızcağızım,' dedi, 'sen kendini hiç üzme, sıhhatini düşün. Vallahi, bir kadın senin gibi güzel ve kocasının yanında sevgili olsun ve onun birçok ortağı bulunsun da onu kıskanmasınlar ve onun aleyhinde birtakım lâflar çıkarmasınlar; bu pek nâdirdir!'
    "'Babamın bundan haberi var mı?' dedim.
    "'Evet...' dedi.
    "'Resülullah'ın da haberi var mı?' diye sordum.
    "'Evet..' dedi.
    "Kendimi tutamadım, ağladım.
    "Babam, damda Kur'ân okuyordu. Sesimi duyunca, indi. Anneme, 'Nedir bu hâli?..' diye sordu.
    "Annem, 'Aleyhindeki dedikodulardan haberi olmuş.' dedi.
    "Babamın da gözleri yaşla doldu.
    "O gece, sabaha kadar hep ağlayıp durdum."321
    PEYGAMBERİMİZİN ASHABIYLA İSTİŞARESİ
    Resûli Ekrem Efendimiz, Hz. Âişe aleyhinde yapılan iftiranın etrafta konuşulduğu günlerde vakitlerinin çoğunu evinde geçiriyor, dışarıya pek çıkmıyordu.
    Konuyla ilgili vahyin gelmesi gecikince, ashabıyla konuştu, onların fikirlerini aldı.

    Hz. Ömer 'in Görüşü
    Hz. Ömer, "Yâ Resûlallah!.. Hâşâ, bu, büyük bir bühtan ve iftiradır. Kat'î biliyorum ki, bu, münafıkların yalanıdır. Allah Teâlâ, bedeninize sinek kondurmaktan sizi koruyor. Bedenini böyle pisliklere konan sineklerden bile muhafaza eden, onları bedenine yaklaştırmayan Allah, nasıl olur da aileni, böyle kötülüklere bulaşmaktan korumaz?" diye fikrini beyan etti.
    Hz. Osman'ın Kanaati
    Hz. Osman ise, görüşünü şöyle açıkladı:
    "Yâ Resûlallah!.. Allah, üzerine insan ayağı basmasın yahut yeryüzündeki pislikler üzerine düşmesin diye gölgenizi yere düşürmekten korumaktadır. Böyle gölgenizi bile hiç kimseye çiğnetmezken, nasıl olur da sizin ailenizin namusunu herhangi bir kimsenin kirletmesine meydan ve imkân verir?"
    Hz. Ali'nin Görüşü
    Hz. Ali ise, "Yâ Resûlallah!.." dedi, "Bir gün bize namaz kıldırıyordun. Namaz içinde iken, ayakkabılarını çıkarmıştınız. Size uyarak biz de çıkarmıştık. Namazı bitirince, ayakkabılarımızı çıkarmanın sebebini bize sormuştun. Biz de sana uymuş olmak için çıkardığımızı söylemiştik. Bunun üzerine siz, 'Temiz olmadıkları için onları çıkarmamı bana Cebrail emretti.' demiştiniz. Böyle, ayakkabılarınıza bulaşan bir pislik, size bildirildiği ve onları pislik bulaşığından dolayı çıkarmanız size emredildiği hâlde, ailenize, namus kirletecek kötülüklerden bir şey bulaşsın da, onu çıkarmanız için size emredilmesin, olur mu hiç?.." diye fikrini açıkladı.322
    Hz. Âişe 'nin Hizmetçisinin Görüşü
    Resûli Ekrem Efendimiz, bu arada, Hz. Âişe Validemizin hizmetçisi Berire'nin de görüşünü sordu.
    Berire, "Yâ ResûlallahL" dedi, "Seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, ben onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Onun hakkında kusur olarak sâdece şunu söyleyebilirim: Kendisi çok genç bir kadındı. Ev halkının hamurunu yoğurıırken uyuya kalırdı da, evde beslenilen koyun gelir, hamurunu yerdi."323
    Hz. Zeyneb 'in Görüşü
    Hz. Zeyneb (r.a.), Peygamberimizin zevceleri arasında güzelliği ve Efendimiz yanındaki mevkii ile kendisini Hz. Âişe Validemizle eşit görür ve onunla dâima rekabet hâlinde bulunurdu. Buna rağmen Hz. Âişe hakkında bu hususta en küçük bir kötü zanna kapılmamıştı. Resûlullah, bu hususta onun görüşünü de sorunca, şu cevabı verdi:
    "Yâ Resûlallah!.. Ben, işitmediğimi 'İşittim.' demekten kulağımı, görmediğimi 'Gördüm.' demekten gözümü korurum. Vallahi, ben onun hakkında hayırdan başka hiçbir şey bilmiyo
    Peygamberimizin Hitabesi
    Aslında Resûli Ekrem Efendimiz, zevcesi Hz. Âişe'nin böyle bir isnaddan uzak olduğunu çok iyi biliyordu; ancak, böylesine haince ve sinsice plânlı bir iftiranın halk arasında yayılması, kendisini son derece üzmüştü. Bu, Hz. Âişe'ye karşı ister istemez tavrını değiştirmesine sebep olmuştu. Nitekim, meseidde îrad ettiği hutbede bunu açıkça ifade ediyordu:
    "Ey Müslümanlar cemaati!.. Ailem aleyhindeki iftirasıyla beni üzüntüye düşüren bir şahsa karşı bana kim yardım eder? Hâlbuki, vallahi ben, ailem hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Onlar (iftiracılar), öyle bir adamın ismini de ileri sürdüler ki, ben onun hakkında da hayırdan başka bir şey bilmiyorum."325
    Peygamberimizin, Hz. Aişe'yle Konuşması
    Hz. Âişe'ye iftira edilişin üzerinden bir ay gibi uzun bir müddet geçmiş olmasına rağmen, Resûlullah'a (s.a.v.) bu hususta herhangi bir vahiy inmedi.
    Mescidde ashabına îrad ettiği hitabesinden birkaç gün sonra, Hz. Ebû Bekir'in evine vardı. Selâm verdikten sonra, Hz. Âişe'nin yanına oturdu ve, "Ey Aişe!.. Hakkında bana şöyle şöyle sözler erişti. Eğer sen bu isnadlardan uzak isen, yakında Allah, seni onlardan berî ve uzak olduğunu açıklar. Yok, eğer böyle bir günaha yaklaştınsa, Allah'tan af dile ve O'na tevbe et! Çünkü kul, günahını itiraf ve sonra da tevbe edince, Allah da ona afv ile muamele buyurur."
    Hz. Âişe, o andaki durumunu da şöyle anlatır:
    "Resûlullah (s.a.v.) sözlerini bitirince, gözümün yaşı kesildi. Öyle ki, gözyaşından bir tek damla bulamıyordum.
    "Hemen babama dönüp, 'Resûlullah'a bu hususta benden taraf cevap ver.' dedim.
    "Babam, 'Vallahi kızım!.. Resûlullah'a (s.a.v.) ne diyeceğimi bilemiyorum!' dedi.
    "Sonra anneme döndüm. 'Resûlullah'a (s.a.v.) bu hususta benim tarafımdan sen cevap ver.' dedim.
    Hz. Âişe 'nin Cevabı
    Baba ve annesi Resûlullah'a herhangi bir cevapta bulunmayınca, Hz. Âişe bizzat konuşmak mecburiyetinde kaldı. Şehâdet getirip, Cenâbı Hakk'a hamd ve senada bulunduktan sonra, "Vallahi," dedi, "ben anladım ki, siz halkın yaptığı dedikoduyu işitmişsiniz. Hattâ, onlara inanmış gibisiniz! Şimdi, ben size o kötülükten uzağım, desem�ki Allah biliyor, uzağimdır�beni doğrulamazsınız! Faraza, ben, kötü bir iş yaptım(!) desem,�ki Allah biliyor, ben böyle bir şeyden uzağım�siz, beni hemen tasdik edersiniz! Vallahi, ben kendim için de, sizin için de Yakub'un (a.s.) oğullarıyla olan misâlinden başka getirecek misâl bulamıyorum. Nitekim, o zaman o, '...Artık, bana düşen, güzel bir sabırdır. Sizin şu anlatışınıza karşı yardımına sığınılacak, ancak Allah'tır.'327 demişti."328
    PEYGAMBERİMİZE VAHYİN GELİŞİ
    Henüz Resûli Kibriya Efendimiz yerinden kalkmamıştı. Ev halkından da hiç kimse dışarı çıkmamıştı. Peygamber Efendimize hemen orada vahiy geldi. Hz. Âişe o ânı da şöyle anlatır:
    "Resûlullah'ı, vahyin ağırlığı ve şiddetinden terlemek gibi vahiy alâmetleri bürüdü. Nitekim, vahiy sırasında, kış günleri bile kendisinden inci tanesi gibi ter dökülürdü. Resûlullah'ın (s.a.v.) üzerine elbisesi örtüldü, başının altına da derinden bir yastık konuldu. Vallahi, ben ne korktum, ne de aldırış ettim. Çünkü, o fenalıktan uzak olduğumu ve Allah Teâlâ'nın bana zulmetmeyeceğini biliyordum. Annemle babamın ise, halkın ağzında dolaşan dedikodular, Allah tarafından doğrulanacak diye korkularından ödleri kopuyor, cansız düşüvereceklerini sanıyordum."329
    Vahiy hâli Resûli Kibriya Efendimizin üzerinden kalkınca, sevincinden gülüyordu. Hz. Âişe'ye, "Müjde ey Âişe!.. Yüce Allah, seni, kesin olarak tebrie etti, yapılan iftiradan berî ve uzak kıldı." dedi.330
    Hz. Ebû Bekir de son derece sevindi. Yerinden kalkıp, kızı Hz. Âişe'nin başını öptü.
    İnen Ayetler
    Cenâbı Hakk, konuyla ilgili olarak Resulüne indirdiği âyeti kerîmelerde şöyle buyurdu:
    "O uydurma haberi getirenler içinizden (mahdut) bir zümredir.
    "Onu siz kendiniz için bir kötülük sanmayın. Bilâkis, sizin için bir hayırdır. Onlardan herkese kazandığı günah (nisbetinde ceza) vardır. Onlardan günahın büyüğünü yüklenen o adama da pek büyük bir azab vardır.
    "Onu (iftirayı) işittiğiniz vakit, erkek mü'minlerle kadın mü'minler, kendi vicdanları (önünde) iyi bir zanda bulunup da, 'Bu, apaçık bir iftiradır.' demeleri (lâzım) değil miydi?
    "Buna karşı dört şâhid getirmeli değil miydiler? Mademki bu şâhidleri getiremediler; o hâlde onlar, Allah katında yalancıların tâ kendileridir!
    "Eğer dünyada ve âhirette Allah'ın ihsan ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, o daldığınız dedikodu sebebiyle size muhakkak büyük bir azab çarpardı.
    "O zaman siz, o (iftirayı) dillerinizle (birbirinize) yetiştiriyordunuz; hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyi, ağızlarınızla söylüyor ve bunu kolay (günah olmayan şey) sanıyordunuz. Hâlbuki, o(nun günahı) Allah katında büyüktür.
    "Onu (iftirayı) duyduğunuz zaman, 'Bunu söylemek bize yakışmaz. Hâşâ!.. Bu büyük bir iftiradır.' demeniz (lâzım) değil miydi?
    "Eğer siz gerçekten îman eden kimselerseniz, böyle bir şeye ebedîyyen bir daha dönmenizi Allah size yasaklıyor!
    "Allah, size âyetlerini açık açık bildiriyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir; tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.
    "Mü'minler içinde, kötü sözlerin yayılıp duyulmasını arzu edenler yok mu? Dünyada da, âhirette de onlar için acıklı bir azab vardır! Onları, (kötülüğü yaymak isteyenleri) Allah bilir, siz bilmezsiniz.
    "Ya üzerinizde Allah'ın fazl ve rahmeti olmasaydı, ya hakikat Allah çok esirgeyici, çok merhametli olmasaydı, hâliniz nice olurdu?""1
    Böylece, Cenâbı Hakk, vahiyle Hz. Âişe hakkında söylenenlerin bir iftiradan ibaret olduğunu haber vererek hem Resulünün temiz ruhunu ve pâk vicdanını üzüntüden kurtardı, hem Hz. Ebû Bekir'in şahsiyetinin küçük düşürülmesine müsaade etmedi, hem de Müslümanlar arasında zuhur eden fitne ve fesadın büyümesine fırsat vermedi.
    En Üstün Beraat
    Bir gün, Hz. Abdullah b. Abbas'tan, Hz. Âişe'yle (r.a.) ilgili âyetlerin tefsiri sorulmuştu. Şu izahta bulunmuşlardı:
    "Yüce Allah, dördü dört şeyle beraat ettirmiş, yapılan iftiralardan onları temize çıkarmıştır:
    "1) Hz. Yusuf u, Züleyha'nın kendi ehlinden getirilen bir şahidin diliyle beraat ettirmiştir.
    "2) Hz. Musa'yı, Yahudîlerin dedikodularından, elbisesini alıp getiren taşla beraat ettirmiştir.
    "3) Hz. Meryem'i, kucağındaki oğlunu dile getirip, 'Ben Allah'ın kuluyum.' diye söyletmek suretiyle temize çıkarmıştır.
    "4) Hz. Âişe'yi ise. Yüce Allah, Kiyamet'e kadar bakî kalacak olan i'cazkâr kitabı Kur'ân'daki o azametli âyetlerle beraat ettirmiştir; ki, bu derece belâğatlı temize çıkarmanın benzen görülmemiştir. Bakınız da, bununla diğer beraat ettirmeler arasındaki büyük ve üstün farkı görünüz.
    "Yüce Allah, bunu ancak Resulünün mertebesinin yüceliğini ortaya koymak için yapmıştır."332
    İftiracıların Cezaya Çarptırılmaları
    Resûli Ekrem Efendimiz, konuyla ilgili vahiy geldikten sonra çıkıp halka bir hutbe îrad etti, sonra da gelen Kur'ân âyetlerini onlara okudu.
    Bilâhare, yapılan iftirayı dilleriyle yaymakta en çok ileri giden Mıstah b. Üsase, Hassan b. Sabit ile Hamne binti Cahş'a had vurulmasını emretti. İftiracılara had olarak 80'er kamçı vuruldu.333

    313 Buharî, Sahih, c. 3, s. 154.
    314 Buharî, Sahih, c. 3, s. 154.
    315 İbni Hişam, Sîre, c. 3, s. 310311; Müslim, Sahih, c. 8, s. 113114.
    316 Taberî, Tefsir, c. 18, s. 89.
    317 Ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 311.
    318Ahzab, 6, 53.
    319Müslim, Sahih, c. 8, s. 114.
    320 ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 311312; Müslim, A.g.e., c. 8. s. 114; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 332333.
    311Ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 311
    312; Müslim, A.g.e., c. 7, s. 115;
    Tirmizî, A.g.e., c. 5, s. 333.
    322 Halebî, İnsanû'lUyûn, c. 2, s. 624625.
    323 Ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 313314; Müslim, A.g.e., c. 8, s. 115.
    324 Müslim, A.g.e., c. 8, s. 118.325 İbni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 312; Müslim, A.g.e., c. 8, s. 115; Tirmizî, A.g.e., c. 5, s. 332.
    326 Müslim, A.g.e., c. 8, s. 116; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, c. 6, s. 197.
    327 Yusuf, 18.
    328 Müslim, A.g.e., c. 8, s. 116.
    329 ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 315; Müslim, A.g.e., c. 8, s. 117.
    330 Müslim, A.g.e., c. 8, s. 117; Ahmed ibni Hanbel, Müsned, c. 6, s. 197.
    331 Nur, 1120.
    332 Nesefî, Tefsir, c. 3, s. 138.
    333 İbni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 315; Ahmed ibni Hanbel, Müsned, c. 6, s. 35.

  4. #74
    Super Moderator
    Kayıt Tarihi
    01-09-07
    Mesajlar
    1,670

    Standart

    Hendek Muharebesi

    HENDEEK MUHAREBESİ
    (Hicret 'in 5. senesi 29 Şevval/Milâdî Ocak 627)
    Uhııd Harbinden iki yıl sonra vuku bulan Hendek Muharebesi, İslâmî gelişmenin önündeki engellerin büyük ölçüde bertaraf olmasında büyük rol oynamış mühim muharebelerden biridir.
    Düşman saldırısını kolayca önlemek maksadıyla Resûl-i Ekrem'in emriyle Medine etrafında hendekler kazılması sebebiyle Hendek Savaşı adını alan bu muharebenin bir diğer adı da "Ahzab"tır. Bu adı, Kureyş müşrikleriyle birlikte Yahudiler, Gatafanlar ve daha birçok Arap kabilesinin ve topluluğunun Medine üzerine yürümek için bir araya gelmiş olmalarından dolayı almıştır.
    Hatırlanacağı gibi, Resûl-i Ekrem Efendimiz, Yahudi kabilelerinden biri olan Benî Nadir'i Medine'den sürmüştü. Onlar da kuzeye giderek Hayber, Şam ve Vadi'1-Kura gibi mühim yerlere yerleşmişlerdi.
    Bunlar, Medine'den kovulmuş olmanın acısını, gittikleri yerlerde Peygamberimiz ve İslâmiyet aleyhinde menfî propaganda ve tahriklerde bulunmak, civar halkını Müslümanlar aleyhinde kışkırtmak suretiyle dindirmeye çalışıyorlardı.
    Benî Nadir Yahudilerinin, kışkırtmaları, teşvikleri ve öncülük etmeleriyle meydana gelmesine sebep oldukları hâdiselerden biri de, işte bu Hendek Muharebesidir.
    "Medine üzerine topluca yürüyüp, Hz. Resûlullah ve Müslümanların vücudunu ortadan kaldırmak" menhus fikrini, bu Yahudiler ortaya attılar. Zâten, Kureyş müşrikleri de böyle bir şeyi her zaman düşünüyor ve böyle bir teşebbüse her zaman hazır bulunuyorlardı. Zîra, onlar, Uhud Savaşından galib çıkmalarına rağmen, İslâmî gelişmeyi durduramadıklarının, Müslümanların gittikçe çoğalmasına engel olamadıklarının ve Re-sûl-i Ekrem Efendimizin nüfuz sahasının genişlemesine mâni olamadıklarının çok iyi farkında idiler. Ticaret kervanlarına hemen hemen bütün yollar kapanmış durumdaydı."4 İktisadî yönden kendilerini yok olmakla karşı karşıya getirecek bu duruma seyirci kalmak istemiyorlardı. Rahat hareket edebilmeleri için de, Medine'deki İslâm Devletinin nüfuzunu kırmak arzu ve emelini taşıyorlardı.
    "Medine üzerine birlikte yürüyüp, Hz. Resûlullahın bayraktarlığını yaptığı îman ve İslâm hareketini yerinde boğma" teklifi, daha evvel belirttiğimiz gibi, Benî Nadir Yahudilerinin liderleri durumunda olanlardan geldi.315
    Müşriklerin lideri Ebû Süfyan, "Siz bu işte samimî misiniz?" diye sordu.
    Dessas Yahudîler, "Evet!.." dediler, "Biz, Muhammed'le çarpışma hususunda sizinle anlaşalım diye geldik."
    Ebû Süfyan bundan memnun oldu:
    "Öyle ise hoş geldiniz, sefa geldiniz! Muhammed'e düşmanlıkta bize yardımcı olanlar, yanımızda en sevgili, en makbul kimselerdir!"
    Sonra da samimiyetlerini ölçme babında şu teklifte bulundu:
    "Ama," dedi, "siz bizim ilâhlarımıza tapmadıkça, size pek güvenemeyeceğiz!"
    Menhus gayeleri uğrunda her türlü aşağılığı işleyen Yahudi heyeti, derhâl putlar önünde secdeye vardılar.Böylece, Medine üzerine yürüyüp, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) bayraktarlığını yaptığı îman ve İslâm hareketini yerinde boğma kararında birleşip anlaştılar.
    Yahudilerin Bile Bile Hakkı Gizlemeleri
    Mekke'ye gelen heyet, Yahudi âlimlerinden müteşekkildi. Müşrikler, hazır ayağa gelmişken, onlardan bir hususu da öğrenmek istiyorlardı. Kendi aralarında, "Gelenler, bilgi sahipleri ve Ehl-i Kitap'tırlar. Biz mi, yoksa Muhammed mi daha doğru yoldadır; bunu kendilerine bir soralım." diye konuştular.
    Bunun üzerine Ebû Süfyan, onlara, "Ey Yahudî cemaati!.." dedi, "Sizler, kendilerine ilk semavî kitap inmiş, ilim ehli kimselersiniz. Muhammed'le anlaşamadığımız meseleyi açıklığa kavuşturunuz: Bizim yolumuz mu, onun dini mi daha hayırlıdır?"
    Aleyhlerinde olan hakkı gizlemeyi meslek edinen Yahudiler, "Allah için söylenecekse, siz hakka ondan daha yakınsınız!" demekte tereddüt göstermediler!
    Bu sözler, haliyle müşrikleri fazlasıyla sevindirdi. Derhâl bu kararlarının tahakkuku için hazırlanmaya başladılar.
    Nazil Olan Âyet
    Yahudilerin müşriklere söyledikleri, gerçek dışı beyanlardı; hakkı bile bile gizliyorlardı. Bunun üzerine inen âyet-i kerîmelerde meâlen şöyle buyuruldu:
    "Bakmadın mı, şu, kendilerine kitaptan biraz nasîb verilenlere?.. Kendileri haça, Şeytan'a inanıyorlar; diğer küfredenler için de, 'Bunlar, îman edenlerden daha doğru bir yoldadır.' diyorlar.
    "Bunlar, Allah'ın kendilerine lanet ettiği kimselerdir. Allah kime lanet ederse, artık ona hakikî hiçbir yardımcı bulamazsın.
    "İşte, onlardan kimi ona (Muhammed'e) îman etti, kimi de ondan yüz çevirdi. Çılgın bir ateş olarak Cehennem yeter bunlara!.."136
    Diğer Kabilelere Yapılan Davet
    Benî Nadir Yahudileri, Mekkeli müşriklerden, beraber hareket etmek üzere kesin söz aldıktan sonra, Gatafanlarla da, Hayber'in bir yıllık hurma mahsûlünü kendilerine vermek şartıyla anlaştılar.337 Ayrıca, civarda bulunan diğer Arap kabî-lelerine de propagandacılarını gönderdiler. Onları da Medine üzerine yürümek için ayaklandırdılar.
    Bu arada, lıarbte başrol oynayacak olan Mekkeli müşrikler de, Arap kabilelerinden bazılarını harbe iştirak için kiraladılar. Böylece, Yahudîlerin propaganda, tahrik ve teşvikleriyle Mekkeli müşriklerden, civardaki Arap kabilelerinden, Gatafanlar ve Ahabiş kabilelerinden büyük bir ordu teşkil edildi.
    Her zaman olduğu gibi hedef ve gaye tekti: Medine üzerine yürüyüp, Peygamber Efendimizin vücudunu ortadan kaldırmak ve Müslümanları yok etmek!..
    Adı geçen kabileler, bu menfur gaye ve hedef etrafında, Hz. Resulullah'a ve İslâmiyete düşmanlık derecelerine göre toplanmışlardı.
    DÜŞMAN ORDUSU
    Kureyş müşriklerinin sayısı, Ahabiş ve onlara katılan kabilelerle birlikte dört bindi. Yahudîlerin teşvik ve kışkırtmaları ile bir araya gelenlerin sayısı ise altı bindi. Böylece, düşman ordusunun sayısı 10 bini buluyordu. Müşrik ordusuna Ebû Süfyan b. Harb komuta etmekte idi. Orduda, 300 at, 100 deve vardı.338 Bunlar dışında diğer kabilelerden meydana gelen altı bin kişilik kalabalığın at ve deve sayısı kesin bilinmemektedir. Bütün küfür birlikleri birleşince, komuta yine Ebû Süfyan'da kaldı."9
    Peygamberimizin Haber Alması
    Huzaa Kabilesi, eskiden beri Resûl-i Ekrem Efendimizle dost geçinen bir kabîle idi. Bu dostluğun başlangıcını Abdûl-muttâlib'le olan anlaşma ve ittifakları teşkil ediyordu.
    İşte, Kureyş müşriklerinin ciddî bir hazırlık içinde bulundukları hakkındaki raporu, bu kabileden bir süvari, normal olarak 12 günde alınan yolu fevkalâde bir sür'atle tam dört günde katederek Medine'ye, F'eygamber Efendimize ulaştırdı.
    MEDİNE'DE HAZIRLIK
    Haberi alan Peygamber Efendimiz, vakit geçirmeden derhâl Ashab-ı Kiram'ı toplayarak kendileriyle istişare etti.
    Resûl-i Ekrem, "Medine dışında düşmanla çarpışalım mı? Yoksa Medine'de kalarak müdafaa savaşı mı yapalım?" diye sordu.
    Görüşmeye sunulan bu teklifle ilgili muhtelif fikirler serd-edildi. Bu arada Selman-ı Fârisî, "Yâ Resûlallah!.. Biz, Fars toprağında düşman süvarilerinin baskınlarından korktuğumuz zamanlarda, etrafımızı hendeklerle çevirip savunurduk." diye konuştu.
    Teklif hem Hz. Resûlullah, hem sahabîler tarafından mâkul karşılandı ve ittifakla şu karar alındı:
    Medine'de kalınacak ve şehrin etrafında hendekler kazılmak suretiyle düşman saldırısına karşı konulacak. Böylece, muhasarada kalmak, açık arazide vuruşmaya tercih edildi.Peygamber Efendimizin böyle bir taktiği tercih etmesi altında, harbte az insanın öldürülmesi, az kan akıtılması gibi mühim bir gaye de yatıyordu. Aslında bu, Resûl-i Ekrem Efendimizin bütün harblerde gözden uzak tutmadığı bir prensipti.
    HENDEK KAZI İŞİNE BAŞLANMASI
    İttifakla şehrin dahilden müdafaasına karar verilince, hendek kazı işine Resül-i Ekrem Efendimizin emir ve tavsiyeleri üzerine derhâl başlandı. Peygamber Efendimiz, nerelerin kimler tarafından kazılacağım bizzat tâyin ve tesbit etti. Şehrin güneyinde oldukça sık bahçeler vardı. Düşmanın buradan geçebilme ihtimali çok zaîf idi. Geçmeyi göze alsa dahi, yayılarak değil de, birer kol hâlinde geçmeye mecbur olacağından durdurulması ve bozguna uğratılması için küçük bir askerî müfreze bile kâfi gelirdi. Doğu istikametinde ise, Peygamber Efendimizle anlaşma hâlinde bulunan Benî Kurayza ve diğer Yahudiler ikamet ediyorlardı. Bu sebeple hendek kazı işi, tamamen açık arazi olan şehrin kuzey tarafında yapılıyordu. Yapılan tesbitler bunu gerektiriyordu.
    Bütün Müslümanlar, hattâ az çok eli iş tutabilecek çocuklar bile canla başla hendek kazı işini sürdürüyorlardı. Kazı işine bizzat Resûl-i Kibriya Efendimiz de katılıyor, bir an evvel tamamlanması için Müslümanların şevk ve gayretlerini her zaman canlı tutuyordu. Gönüllü Müslümanlar, bütün gün çalışıyorlar, geceyi geçirmek içinse evlerine dönüyorlardı. Buna karşılık Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir tepecik üzerinde kurdurduğu çadırında* gece gündüz kalıyordu. Hem çalışmalara bizzat katılıyor, hem de çalışanlara nezaret ediyor ve murakabesini sürdürüyordu.Kâinatın Efendisi, toza toprağa, sıcağa, açlığa aldırmadan yaptığı çalışmalarında, zaman zaman Müslümanların, "Yâ Re-sûlallah!.. Bizim çalışmamız yeter. Sen ne olur, çalışma da istirahat buyur." tekliflerine muhatab oluyordu. Ancak Efendimiz, "Ben de çalışarak, bu sevaba ortak olmak istiyorum." cevabını vererek gayret ve sevaba nâiliyet arzusunu dile getiriyordu.
    Zaman zaman da kazı ve zembille toprak taşıma esnasında, Abdullah b. Revaha'nırı, "Allah'ım!.. Sen bize doğru yolu göstermemiş olsaydın, biz ne sadaka verebilir, ne de namaz kılabilirdik! Üzerimize yürüyen kâfirler, bizim çekindiğimiz fitne ve fesadı yapmak istedikleri ve bizimle karşılaştıkları zaman, Sen kalblerimize, sabır ve sekînet indir, ayaklarımıza sebat ver!"340 mealindeki kıt'aları terennüm ediyordu. Haliyle, bu, gönüllü mücahidlerin gayretlerini artırıyordu.
    Müslümanlar bütün gün durmadan dinlenmeden kazı işine devam ediyorlardı. Resûl-i Ekrem, onların bu hâllerine şefkat ve merhametle bakıyor ve, "Allah'ım!.. Âhiret hayatından başka taleb edilecek bakî bir hayat yoktur. Sen, Ensâr ve Muhacirlere mağrifet eyle!" diye dua ediyordu.
    Çalışan Müslümanlar da, Hz. Resûlullah'ın bu samimî duasına, şu içli mukabelede bulunuyorlardı:
    "Hayatta olduğumuz müddetçe Allah yolunda cihad etmek üzere Muhammed'e (s.a.v.) bîat etmiş kimseleriz."341
    PEYGAMBERİMİZİN SERT KAYAYI PARÇALAMASI
    Kazı işi devam ediyordu.

    Hendek Savaşının yapıldığı yer ve Yedi Mescidler
    Bir ara sahabîler sert bir kayayla karşı karşıya geldiler. Onu parçalamaya uğraşırken, balyoz, kazma kürek gibi bir sürü âletleri kırıldı. Yine de onu parçalamaya muvaffak olmadılar.
    Durumu, kıldan dokunmuş çadırın içinde o sırada dinlenmekte olan Resûlullah Efendimize haber verdiler: "Yâ Resûl-allah!.. Karşımıza kazı esnasında ak bir kaya çıktı. Onu bir türlü parçalayamadık! Eîu husustaki emriniz?.."
    Peygamber Efendimiz, Selman-ı Fârisî'nin balyozunu aldı. "Bismillah!" diyerek kayaya bir darbe indirdi. Kayanın üçte birini yerinden kopardı ve, "Allahü Ekber! Bana Şam'ın anahtarları verildi. Vallahi, ben şu anda Şam'ın kırmızı köşklerini görüyorum!" buyurdu. Sonra, yine "Bismillah!" deyip kayaya balyozla ikinci darbeyi indirdi. Kayanın üçte biri daha parçalandı. Yine, "Allahü Ekber! Bana, Fars'ın anahtarları verildi! Vallahi, şu anda ben, Kisrâ'nın Medayin şehrini ve onun beyaz köşklerini görüyorum!" buyurdu. Ondan sonra üçüncü defa yine, "Bismillah!" deyip balyozla vurdu; kayanın geri kalan kısmını da yerinden kopardı. Yine, "Allahü Ekber! Bana, Yemen'in anahtarları verildi! Vallahi, şu anda ben, San'a'nin kapılarını görüyorum!" buyurdu.342
    Resûl-i Kibriya Efendimizin haber verdiği bütün fetihler, Hz. Ömer ile Hz. Osman zamanında bir bir gerçekleşti. Bunları gören Ebû Hüreyre (r.a.), Müslümanlara, "Bu fetihler, sizin için bir başlangıçtır. Vallahi, Allah, fethedeceğiniz veya Kı-yamet'e kadar fetholunacak şehirlerin hepsinin anahtarlarını önceden Muhammed'e (s.a.v.) vermiştir." derdi.343
    ORDUYA VERİLEN ZİYAFET
    Hendek kazı işini bir an evvel bitirmek için durmadan dinlenmeden çalışan Müslümanlar, doğru dürüst yiyecek bir şeyler de bulamıyorlardı. Zîra, o yıl Arabistan'da şiddetli bir kıtlık ve kuraklık hüküm sürüyordu; Medine de bu kıtlık çemberinin içindeydi. Kazı işi devam ediyordu.
    Bir gün, Hz. Cabir b. Abdullah, evine vararak, hanımına, "Resûlullah'ı (s.a.v.) son derece acıkmış gördüm. Başkası olsaydı bu açlığa dayanamazdı. Evde yiyecek bir şey var mı?" diye sordu.
    Hanımı, "Vallah, yanımda şu oğlaktan ve şu bir sa'* arpadan başka bir şey yok." dedi.
    Hz. Cabir oğlağı kesti, hanımı ise arpayı el değirmeninde öğütüp un yaptı. Eti çömleğe koydular, hamuru da mayaladılar. Et çömleğini tandıra koyup pişmeye bıraktılar.
    Hz. Cabir evinden ayrılacağı sırada hanımı, "Sakın, beni Resûlullah'a ve yanındakilere karşı utandırma!" diyerek, yemeklerinin azlığını nazara vermek istedi.
    Hz. Cabir, Resûl-i Kibriya Efendimizin yanına vardı.
    "Yâ Resûlallah!.." dedi, "Azıcık yemeğim var. Yanına bir veya iki kişi al da yemeğe gidelim!"
    Resûl-i Ekrem, "Yemeğin ne kadardır?" diye sordu.
    Hz. Cabir, "Bir sa' arpadan yapılmış ekmek ve kesilmiş bir oğlak." dedi.
    Bunun üzerine Efendimiz, "Hem çok, hem de güzel bir yemek!" diye buyurdu ve ilâve etti: "Hanımına söyle: Ben gelinceye kadar, tandırdan et çömleği ile ekmeği çıkarmasın!" Daha sonra Hz. Cabir'in gözleri önünde, "Ey hendek halkı!.. Kalkınız; Câbir'in ziyafetine gideceğiz." diye seslendi. Muhacir ve Ensâr'dan orada bulunanların hepsi kalktı.
    Hz. Câbir, şaşkın şaşkın evine döndü. Hanımına, "Allah senin iyiliğini versin! Resûlullah (s.a.v.), yanındakilerin hepsiyle yemeğe geliyor! 'İnnâ lillah ve innâ ileyhi raciûn!' Şimdi ne yapacağız?" dedi.

    Hanımı, "Resûlullah (s.a.v.), yemeğimizin ne kadar olduğunu sana sormadı mı?" dedi.
    Hz. Cabir, "Evet, sormuştu. Ben de söylemiştim."
    Bunun üzerine hanımı, "Mahçub olacak sensin, ben değil!" diye konuştu ve sordu: "Onları sen mi davet ettin, yoksa Resûlullah mı?"
    Hz. Cabir, "Resûlullah (s.a.v.) davet etti." diye cevap verince, hanımı, "O, senden daha iyi bilir!" dedi.
    Resûl-i Ekrem Efendimiz, kalabalık ashabıyla Hz. Cabir'in evine geldi. Onlara, "Birbirinizi sıkıştırmadan içeri giriniz." diye emretti.
    Sahabîler, 10'ar 10'ar içeri girdiler.
    Resûl-i Kibriya Efendimiz, ete ve ekmeğe bereket duası yaptı. Sonra ev hanımına, "Bir ekmekçi kadın çağır da seninle birlikte ekmek yapsın. Çömleğinizden de kepçe kepçe al! Sakın çömleği tandırdan çıkarma!" dedi.
    Nebîyy-i Muhterem Eifendimiz, bundan sonra, mübarek elleriyle tandırdan ekmeği çıkarıp parçaladı ve üzerine et koyarak ashabına sunmaya başladı. Davetliler yiyip doyuncaya kadar ziyafet böylece devam etti.
    Hepsi yediği hâlde et ve ekmekten hiçbir şey eksilmiş değildi!
    Resûl-i Ekrem, ev hanımına, "Bu kalanı da hem kendin yersin, hem de hediye edersin. Çünkü, bütün halk açlık çekiyor." buyurdu.
    Misafirlere karşı yüzde yüz mahcub olacağını düşünen Hz. Câbir'in, bütün bu olanlarla ilgili şehâdeti ise şöyle:
    "Allah'a yemin ederim ki, gelenler bin kişiydi. Hepsi de doyup kalktılar. Buna rağmen çömleğimiz hâlâ olduğu gibi kaynamakta, hamurumuzdan da olduğu gibi ekmek yapılmakta idi! Ondan biz yedik, konu komşuya da hediye ettik!"'44

    334 İbn-i Hişam, Sîre, c. 3, s. 225.
    335 ibn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 225.
    336 Nisa, 51-52, 55.
    337 ibn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 226.
    338 İbn-i Sa'd, Tabakat, c. 2, s. 66.Ibn-i Sa'd, A.g.e., c. 2, s. 66.
    239 Ibn-i Sa'd ve Taberî'nin rivayetine göre, kıldan kurulan bu çadır, bir Türk çadırı idi (İbn-i Sa'd, Tabakat, c. 4, s. 83; Taberî, Tarih, c. 3, s. 45).
    340 İbn-i Sa'd, A.g.e., c. 2, s. 70-71; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, c. 4. s. 282.
    341 İbn-i Sa'd, A.g.e., c. 2. s. 70.
    342 Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c. 4, s. 303.
    343 Taberî, Tarih, c. 3, s. 46.

  5. #75
    Super Moderator
    Kayıt Tarihi
    01-09-07
    Mesajlar
    1,670

    Standart

    Hendek Kazı İşinin Tamamlanması

    Hendek kazı işinde sahabîlerin gösterdikleri üstün gayret, gerçekten sadâkatlerinin, Allah'a ve Resulüne olan bağlılıklarının en açık bir delili idi. Çalışma sırasında ihtiyaçlarını görme durumunda kaldıklarında bile Peygamber Efendimizden müsaade almadan işlerinin başından kat'iyyen ayrılmıyorlardı. Bu durum elbette sahabîye yakışır bir fedakârlık ve feragat örneğiydi. Nitekim, Cenâbı Hakk da, gönderdiği âyetlerde, onların gerçek mü'minler olduklarına ve eşsiz sadâkatlerine şehâdet ediyordu: "Gerçek mü'minler ancak o kimselerdir ki. Allah'a ve Resulüne îman etmişler ve toplu bir işte bulundukları vakit de Peygamber'den izin almadıkça bırakıp gitmezler. Doğrusu (ey Resulüm), senden izin isteyenler, Allah'a ve Resulüne îman eden kimselerdir. Bu bakımdan bazı işleri için senden izin istediklerinde sen de onlardan dilediğin kimseye izin ver; onlar için Allah'tan mağrifet dile. Şüphe yok ki, Allah, Gafûr'dur [çok bağışlayıcıdır], Rahîm'dir [merhameti boldur]."345
    Resûli Ekrem'in ve Müslümanların ciddiyetle sarıldıkları bu işi, münafıklar ise hafife alıyorlardı. Oldukça gevşek davranıyorlar, canlan istediği zaman da Resûli Ekrem'den izin alma ihtiyacı bile duymadan çekip gidiyorlardı. Zaman zaman da canlarını dişlerine takarak çalışan îman, sadâkat, feragat ve gayret timsâli sahabîlerle istihza ediyorlardı; morallerini, huzurlarını bozmak için de gülüşüyorlardı.Cenâbı Hakk, indirdiği âyeti kerîmelerde onların uygun olmayan bu hareketlerinden bahsederek şöyle buyurdu:
    "Peygamber'in çağrışım, aranızda birbirinizi çağırış gibi tutmayın (Dâvetine hemen koşun ve izinsiz ayrılmayın). İçinizden birini siper ederek çıkıp gidenleri Allah, muhakkak biliyor! Bunun için Peygamber'in emrine aykırı hareket edenler, başlarına bir belâ inmekten yahut kendilerine acıklı bir azab isabet etmekten sakınsınlar."346
    Yorucu bir çalışma neticesinde, hendek kazı işi altı gün sürdü.347 Hendek beş arşın (3.40 cm) derinliğindeydi, genişliği ise en namlı süvarilerin dahi kolay kolay atlayıp geçemeyeceği kadardı. Sâdece tek bir yeri aceleye geldiğinden dar kalmıştı. Oradan atlılar geçebilirdi. Bu sebeple Peygamber Efendimiz, orası hakkındaki endişesini, "Müşriklerin buradan başka bir yerden geçip gelebileceklerinden korkmuyorum!" diyerek izhar etti.
    Resûli Ekrem, çarpışma boyunca bu dar kısmı nöbet tutturup bekletecektir!
    Ayrıca Peygamberimiz, hendeğin münasip kısımlarına giriş çıkış yerleri yaptırdı. Düşman gelip hendeğin önüne karargâhını kurunca, buralara nöbetçiler dikecek ve başına da Zübeyr b. Avvam Hazretlerini tâyin edecektir.
    İSLÂM ORDUSU
    İslâm Ordusu üç bin kişiden ibaretti. Bu, sayı bakımından düşman ordusunun üçte biri demekti. Sâdece 36 atlı vardı. Orduda biri Muhacirlerin, diğeri Ensâr'ın olmak üzere iki sancak bulunuyordu. Muhacirlerinkini Zeyd b. Harise, Ensâr'ınkini ise Sa'd b. Übade Hazretleri taşıyordu.348

    Sel Dağı
    Resûli Kibriya, karargâhını Sel Dağı eteklerinde kurdu. Ordunun sırtı bu dağa geliyordu. Harbe katılmayan kadın ve çocuklar ise kale ve hisarlara yerleştirildi. Yiyecek maddeleri, kıymetli ve ehemmiyetli eşyalar da yine bu hisarlarda muhafaza altına alındı.
    Peygamber Efendimiz için Sel Dağı eteklerinde deriden bir çadır kuruldu. Bu çadır, bugünkü Fetih Mescidinin bulunduğu yerde idi.
    DÜŞMAN ORDUSU KARARGÂHI
    Hendek, henüz yeni bitmişti ki ovayı düşman çadırlarının kapladığı görüldü.
    Düşman, karargâhını Medine'nin kuzeyinde Uhud Savaşının cereyan ettiği sahada kurdu. Hendekle karşılaşmaları şaşkınlıklarına sebep oldu. O âna kadar böyle bir harb plân ve taktiği görmüş değillerdi. Haliyle bu durum, daha başından itibaren morallerini sarstı.
    Hâlbuki, onlar, Medine'yi tamamen ele geçirecekleri hayâl ve ümidiyle çıkıp gelmişlerdi. Eli boş dönmeyi düşünmek bile istemiyorlardı.
    Mücâhidler, 10 bin askerlik düşmanı görmekle asla korkmadılar ve tereddüt göstermediler. Kur'ânı Azîmüşşan, onların bu hâlini şöyle tasvir eder:
    "Mü'minler, düşman birliklerini görünce, 'Allah'ın ve Resulünün bize va'dettiği (zafer) budur. Allah ve Peygamberi doğru söylemiştir.' dediler. (Mü'minlerin düşman birlikleri görmeleri) ancak onların îmanlarını ve teslimiyetlerini artırdı."349
    BENÎ KURAYZA'NIN ANLAŞMAYI BOZMASI
    Resûli Ekrem Efendimiz, deriden çadırında bulunuyordu. Yanında Hz. Ebû Bekir de vardı. Müslümanlar, hendek kenarında düşmanı gözetlemek ve nöbet tutmakta idiler. Bu sırada Hz. Ömer, Resûlullah'ın huzuruna vardı.
    "Yâ Resûlallah!.." dedi, "Aldığım habere göre, Benî Kurayza Yahudileri anlaşmayı bozmuşlar ve düşmana yardım kararı almışlardır!"
    Beklenmeyen bu haber, Peygamber Efendimizi fazlasıyla müteessir etti. Hâlbuki, bu kabilenin reisi Ka'b İbni Esed'le anlaşması vardı; bunun için o taraftan emin idi.
    Üzülen Efendimizin dudaklarından şu cümleler döküldü: "Hasbünailahü ve ni'melVekil [Allah bize yeter; O, ne güzel vekildir]."350
    Benî Kurayza, büyük bir Yahudî kabîlesiydi ve Medinei Münevvere dışında kuvvetli kalelerde oturuyorlardı. Resûli Kibriya Efendimizle anlaşmaları vardı. Buna göre, Medine için haricî bir tehlike söz konusu olduğu zaman Müslümanlarla birlikte şehri müdafaa edeceklerdi. Ayrıca, Peygamber Efendimizden habersiz de hiçbir askerî harekâtta bulunmayacak, Kureyşli müşriklere ve onlara yardım edenleri korumayacaklardı.351
    Bu haber üzerine Peygamber Efendimiz, Zübeyr b. Avvam'ı durumu tahkik için Benî Kurayza Yahudilerinin yurduna gönderdi. Hz. Zübeyr, Kurayza Oğullarının kalelerini onardıklarını, harb tâlim ve manevlaralan yaptığını bizzat gördü. Gelip durumu Efendimize haber verdi. Resûlullah, bu fedakârlığı üzerine hakkında şöyle buyurdu:
    "Her peygamberin bir havarisi vardır; benim havarim de Zübeyr'dir!"352
    Hz. Ömer'in verdiği haber doğruydu. Benî Nadir Yahudilerinin reisi Huyeyy b. Ahtab, gelip Kurayza Oğullan reisi Ka'b b. Esed'i kandırmıştı. O da anlaşmayı bozmuştu.
    Heyet Gönderilmesi
    Resûli Kibriya Efendimiz, durumu tekrar inceden inceye tahkik etmek ve onlara nasihatte bulunmak üzere Evs Kabilesinin lideri Sa'd b. Muaz, Hazreç Kabilesinin lideri Sa'd b. Übade, Abdullah b. Ravaha ve Havvat b. Cübeyr'i, Benî Kurayza Yahudîlerine şu talimatı vererek gönderdi:
    "Gidiniz, bakınız: Şu kavimden bize erişen haberin doğruluğunu bir kere de siz tahkik ediniz. Eğer doğru ise, onu bana halkın anlayamadığı biçimde kapalı bir dil kullanarak bildiriniz. Ben onu anlarım. Açıkça söyleyip de halkın kalbine korku ve za'f düşürmeyiniz! Şayet, onlar aramızdaki anlaşmaya sâdık bulunuyorlarsa, bunu halka açıkça ilân edebilirsiniz!"353
    Bu güzide sahabîler, Benî FCurayza Yahudilerinin yurtlarına gittiler. Anlaşmayı bozmanın çirkinliğinden bahsederek onlara nasihatte bulundular. Fakat, onlar kulak asmadılar ve anlaşmayı bozduklarını açıkça ilân ettiler; hattâ, Resûli Kibriya Efendimiz hakkında ileri geri konuşacak kadar küstahlıkta bile bulundular.
    Müslüman elçiler bu durumdan son derece rahatsız oldular. Kurayza Oğullarının öteden beri müttefiki olan Hz. Sa'd b. Muaz, "Sizinle cenk etmedikçe Allah canımı almasın!" diye hiddetli hiddetli konuştu.
    Daha sonra Müslüman elçiler geri dönüp, durumu Resûli Kibriya Efendimize kapalı bir şekilde arzettiler. Peygamber Efendimiz onlara, "Haberinizi gizli tutunuz! Ancak bilene açıklayınız! Çünkü harb, tedbirden ve aldatmaktan ibarettir!" dedi.354
    Artık Medine, çepeçevre düşman tarafından sarılmış demekti. Cenâbı Hakk, Kur'ânı Kerîm'de, bu hususa şöyle işaret buyurur:
    "O vakit, kâfirler üstünüzden (vadinin üst ve doğu tarafından), bir de altınızdan (vadinin aşağı ve batı tarafından) size gelmişlerdi. O zaman gözler yılmış, kalbler gırtlaklara dayanmıştı."355
    Benî Kurayza 'nın Medine Üzerine Baskın Teşebbüsleri
    Bu esnada Kurayza Oğulları, Huyeyy b. Ahtab'ı Kureyşlilere göndererek, Medine'ye geceleyin baskında bulunmak üzere müşriklerden 100, Gatafanlardan da 100 kişi istediler.
    Onlar, bu kuvvetle birleşerek Medine kale ve hisarlarındaki kadın ve çocuklar üzerine baskın yapacaklardı.
    Bu haber Müslümanları büyük bir telâşa düşürdü. Resûli Kibriya Efendimiz, derhâl geceleri Medine şehrini muhafaza etmek için Zeyd b. Harise Hazretlerini 300 askerle, Seleme b. Eslem'i de 200 askerle Medine'ye gönderdi. Bu kuvvetler, gece sokaklarda devriye gezip tekbir getireceklerdi.
    Bu esnada, Benî Kurayza Yahudîleri, bir iki baskın teşebbüsünde bulundularsa da, muvaffak olamayıp geri çekilmek zorunda kaldılar.
    Hz. Safiyye 'nin Bir Yahudîyi Öldürmesi
    Benî Kurayza'nın ikinci baskın denemesi esnâsındaydı.
    On kadar Yahudî, Peygamber Efendimizin halası Hz. Safiyye'nin de içinde bulunduğu Hassan b. Sabit'in köşkünü ok yağmuruna tuttular; hattâ, içeri girmeye kadar kalkıştılar. İçlerinden birisi köşkün kapısına kadar varıp içeri girmek istedi. Köşkte Hz. Safiyye ile birlikte birçok kadın ve çocuk da vardı.
    Hz. Safiyye, bir Yahudînin köşkün etrafında dolaşıp durduğunu görünce, kadın olduğu bilinmesin diye başına sıkıca bir tülbent bağladı. Eline bir sırık alıp köşkten aşağı indi. Köşkün kapısını usulca açtı. Adamın arkasından yavaşça varıp, sırıkla başına bir darbe indirdi. Orada işini bitirdi. Sonra da başını kesip Yahudilere doğru fırlattı.
    Bunun üzerine diğer Yahudilere korkuya kapılıp, "Bize, Müslümanların, ailelerini, yanlarında adam bulundurmaksızın,kimsesiz ve yalnız bıraktıkları haber verilmişti; hâlbuki öyle değilmiş!" diyerek dağıldılar.
    Peygamberimizin Dar Gediği Bizzat Beklemesi
    Beş yüz civarında mücâhidi Medine'ye gönderip şehri koruma altına alan Resûli Kibriya Efendimizin kendisi de, geceleri, düşmanın oradan geçebileceği düşüncesiyle hendeğin en dar yerini bizzat bekliyordu.
    Hz. Âişe der ki:
    "Resûlullah (s.a.v.), hendekteki gediği beklemek için gidip geldiği sırada soğuktan tir tir titriyordu. Yanıma gelip biraz ısındıktan sonra, 'Ben, düşmanın oradan başka bir yerden geçip gelebileceğinden korkmuyorum! Keşke bu gece, Müslümanlardan biri, benim yerime orayı beklese!' buyurdu. O anda bir silâh ve demir âleti şakırtısı işittim.
    "Resûlullah (s.a.v.), 'Kim o?..' diye seslendi. "'Sa'd b. Ebî Vakkas...' diye cevap geldi.
    "Resûlullah, 'Bu gediği sana havale ediyorum. Orayı sen bekle.' buyurdu.
    "Kendisi de uyudu."
    MÜNAFIKLARIN HENDEKTEN DAĞILMALARI
    Münafıklar devamlı, "Evlâd ve iyalimizi yalnız bırakıp da burada sefaletle beklemek akıl kârı değildir." diyerek Müslümanlara şüphe ve vesvese vermeye çalışıyorlardı; bir kısmı ise, bizzat Resûli Kibriya Efendimizin huzuruna çıkarak, "Evlerimiz Medine'nin dışındadır; duvarları da alçak olup, düşman ve hırsızlara açıktır."356 diyerek hendekten ayrılma müsaadesi istiyorlardı. Peygamber Efendimiz, bunların bir kısmına müsaade etti.

    Aslında münafıkların maksadı, böyle kritik bir anda ordudan ayrılarak Müslümanların maneviyatını bozmaktı. Bu, onların her zaman başvurageldikleri bir taktikti.
    Nitekim, Sa'd b. Muaz Hazretleri, bir kısım münâfıkın Hz. Resûlullah'tan müsaade istediğini görünce, şöyle demekten kendini alamamıştı:
    "Yâ Resûlallah!.. Bunlara izin verme! Vallahi, biz ne zaman bir musibete uğrasak, sıkıntıya girsek, onlar hep böyle yaparlar!"
    Sonra da, müsaade isteyen bu münafık grubun yanına vararak, "Biz sizden her zaman böyle hareketler mi göreceğiz? Ne zaman bir musibete uğrasak, bir sıkıntıyla karşı karşıya gelsek, siz hep böyle yapar durursunuz!"357 diyerek onları azarlamıştı.
    Cenâbı Hakk da, indirdiği vahiyle, onların, bu müsaade istemede samimî olmadıklarını şöyle açıklıyordu:
    "O zaman onlardan bir güruh, 'Ey Yesrip [Medine] ahalisi, sizin için burada durmak yok; hemen dönün.' demişlerdi; onlardan bir kısmı da, 'Hakikaten evlerimiz açıktır.' diyorlar, Peygamber'den izin istiyorlardı. Hâlbuki, onların evleri açık değildir. Onlar kaçmaktan başka bir şey arzu etmiyorlardı!""8

    344 İbni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 229; Buharı, Sahih, c. 5, s. 4647; Müslim,Sahih, c. 3, s. 1611; İbni Kesir, Sîre, c. 3, s. 188.
    345 Nur, 62.
    346 Nur, 63.
    347 Ibni Sa'd, A.g.e., c. 2, s. 67.
    348 İbni Sa'd, A.g.e., c. 2, s. 67.
    349 Ahzab, 22.
    350 İbni Sa'd, A.g.e., c. 2, s. (37.
    351 İbni Hişam, A.g.e., c. 2, s. 147150
    352 İbni Sa'd, A.g.e., c. 3, s. 106; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, c. 3, s. 314.
    353 ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 232.
    354 Ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 233.
    355 Ahzab, 10.
    356 Ibni Kesir, Sîre, c. 3, s. 200.

Sayfa 15 dır 23 BirinciBirinci ... 51314151617 ... SonSon

Thread Information

Users Browsing this Thread

There are currently 1 users browsing this thread. (0 members and 1 guests)

Gönderi Kuralları

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •